Moving time  3 saat 9 dakika

süre  5 saat 17 dakika

Koordinat sayısı 1621

Uploaded 04 Ekim 2018 Perşembe

Recorded Ekim 2018

-
-
77 m
-1 m
0
2,6
5,3
10,54 km

61 kere bakıldı , 2 kere indirildi

yer Balıkhane, İstanbul (Türkiye)

Cibali Gezilecek Yerler
Cibali semti, Fener-Balat semtlerine açılan bir kapı gibi. Eminönü tarafından, Eyüp istikametine seyrederken; Atatürk Köprüsü’nün altından geçer geçmez kendinizi Cibali semtinin simge yapısı olan Kadir Has Üniversitesi’nin önünde bulursunuz.

1. Kadir Has Üniversitesi (Eski Tütün Fabrikası)
Fener ve Balat semtlerine yapılan yürüyüş turları, genelde Kadir Has Üniversitesiönünden başlar. Geçmişin Cibali Tütün Fabrikası olan bu bina, yıllarca semtin kadınlarının istihdam edildiği bir yer oldu. 1997 yılında üniversiteye çevrilen yapı, çevresinde çok pozitif etki yarattı ve semte kültürel anlamda çok şey kattı.
2. Orhan Kemal Evi
Cibali Semti’nde ünlü Türk yazarı Orhan Kemal’in yaşayıp, romanlarını yazdığı ev dışarıdan görülebilir. Orhan Kemal, romanlarına bu işçi semtindeki ekmek kavgasını konu ederek, semtin yapısından örnekler verdi.
3. Cibali Kapı ve Cibali Karakolu
Cibali Kapı, İstanbul’u çevreleyen surlara Haliç yönünden açılan kapılardan biri. Uzun yıllar hizmet veren bitişiğindeki karakol binası ise “Cibali Karakolu” isimli tiyatro oyununa konu oldu.
4. Sur Kapısı ve Nev-i Kafe
Yine Suriçi’ne açılan kapılardan biri olan Sur Kapısı ve bitişiğindeki Yeniçeri Karakolu Cibali’de ziyaret edilecek noktalarından biri. Geçmişin karakol binası, günümüzde Nev-i Kafe adlı nev-i şahsına münhasır bir dekorasyona sahip kafeye ev sahipliği yapıyor.

Fener Gezilecek Yerler
Fener Semti, Osmanlı’nın İstanbul’u fethettiği 1453 yılından sonra şehri terk etmemiş olan Rum ailelerin yaşadığı semtti. Bizans’ın en nüfuzlu ve soylu ailelerinden bazıları, fetihten sonra kendilerine bu semti mesken tutarak enfes konaklar inşa ettiler. Fener Rum Patrikhanesi’nin de buraya taşınması ve Fener Rum Erkek Lisesi’nin faaliyete girmesi ile semt altın dönemini yaşadı.
1. Fener Rum Patrikhanesi ve Aya Yorgi Kilisesi

Aya Yorgi Kilisesi
Fener Rum Patrikhanesi, tüm Ortodoks Dünyası’nın onursal merkezi. Patrikhane kompleksine adım attığınızda önce güzel bir avlu, sonrasında ise merkezdeki Aya Yorgi Kilisesi göze çarpıyor. Aya Yorgi Kilisesi muhteşem altın varaklı altarı ve yüzyıllara dayanan geçmişi ile göz kamaştırıyor.
2. Fener Rum Erkek Lisesi

Fener Rum Erkek Lisesi
Kırmızı Lise olarak da bilinen Fener Rum Erkek Lisesi, semtin sırtlarında adeta bir kale gibi yükselen ve semte karakter kazandıran bir bina. Osmanlı döneminde teolojik eğitim verilen ve Patrikhane’ye din adamı yetiştiren bu kurum, günümüzde MEB’e bağlı özel statüde bir okuldur. Şehirde Rum nüfusu çok azaldığından okulun 40-50 kadar öğrencisi kaldı.
3. Moğolların Meryem’i Kilisesi
Moğolların Meryem’i Kilisesi, Fatih Sultan Mehmet tarafından bir fermanla her daim Kilise olarak kalması garanti edilmiş tek bina. Bu sebeple Bizans dönemi Kiliseleri birer birer camiye çevrilirken, bu güzide tarihi mekân, işlevini kesintisiz sürdürdü. Bizans döneminden beri var olup da Rum cemaate ait kalan tek kilise. Halk tarafından çektiği çile sebebiyle azize olarak kabul edilen, talihsiz bir Bizans Prensesine adandı.

Balat Gezilecek Yerler
Balat Semti, Cibali-Fener-Balat üçgeninde en popüler semt. Son dönemlerde açılan kafeler ve restoranlar ile canlanarak hak ettiği değeri bir nebze de olsa kazandı. Osmanlı İstanbul’unda bir Musevi yerleşkesi olan semt, kültürel açıdan çok zengin.
Balat sınırları içerisinde bir Bulgar Kilisesi, bir Ermeni Kilisesi, sinagoglar ve Mimar Sinan’ın inşa ettiği Ferruh Kethüda Camii bulunur. Bu kozmopolit yapısı sebebiyle, İstanbul’da Gezilecek Tarihi Yerler içinde özel bir yere sahip.
1. Merdivenli Yokuş Sokak

Merdivenli Yokuş
Merdivenli Yokuş Sokak, Balat’ın meşhur renkli ve cumbalı evlerinin arz-ı endam ettiği sokak olarak biliniyor. Dik bir yokuşta sıralanmış tarihi evlerden oluşuyor ve bir film setini andırıyor. Balat semtine gelenlerin büyük bir kısmı, tam da bu sokakta çektikleri fotoğrafları sosyal medyada paylaşıyor.
2. Balat Çarşısı ve Agora Meyhanesi
Balat Çarşısı, İstanbul’un geçmişinde kalan mahalle kültürünü en güzel yansıtan yer. Leziz esnaf lokantaları, köfteciler ve tarihi İstanbul esnafı burada. Geçmişin Musevi esnafları ve ustaları tek tük de kalmış olsa halen varlığını koruyor. Çarşı içinde şarkılara konu olmuş Agora Meyhanesi de bulunuyor.
3. Ahrida Sinagogu
Ahrida Sinagogu, ağırlıkla Musevilerin yaşamış olduğu bu semtin en önemli tarihi yapısı. Özenerek dekore edilmiş yapı, inşa edildiği dönemin en güzel işçiliğini yansıtıyor. Sinagogu ünlü yapan öğelerden biri, Nuh’un Gemisi’nin pruvasını andıran vaiz kürsüsü. Ancak ne yazık ki sinagogları günübirlik turlarda ziyaret etmek mümkün değil. 2003’teki olaylardan sonra, sinagoglara giriş özel izne tabi oldu.

4. Surp Hreşdagabed Ermeni Kilisesi
İstanbul’un Rum, Musevi cemaati gibi, Ermeni cemaati de burada varlık gösterip ve renkli mozaikte kendine bir yer edindi. Semavi dinlerin hepsinde var olan Baş Meleklere adanmış olan Surp Hreşdahabed Ermeni Kilisesi, büyük bir yangından dolayı tamamen kül olduktan sonra Sultan II. Mahmud tarafından yeniden yaptırıldı.

Balat’ın renkli evleri
5. Bulgar Kilisesi
Fener ile Balat semtlerinin kesiştiği alanda bulunan Bulgar Kilisesi, Geç Osmanlı döneminde kendi cemaatini kurmak isteyen Bulgarlar tarafından inşa edildi. Tamamen çelikten oluşan bu yapı, Avusturya’da bir fabrikada inşa edilip İstanbul’a getirilip burada birleştirildi. Oldukça şık bir görünüme sahip olan kilise, uzun yıllar süren bir tadilattan henüz çıktı. Işıl Işıl görüntüsüyle görenleri kendine hayran bırakıyor.

View more external

Harabe

Tekfur Sarayi

Tekfur Sarayı, İstanbul'da bulunan Blaherne Sarayı kompleksinden günümüze kalan tek saray. İstanbul'da, Fatih İlçesi sınırları içerisinde kalan Edirnekapı semtinde; kara surlarına bitişik olarak inşa edilmiş, konum olarak Edirnekapı ve Eğrikapı arasında kalan kalın duvarlı saray “Tekfur Sarayı” olarak isimlendirilir.
fotoğraf

Aya Nikola Ayazmasi

Ayazma kelimesi Yunanca olup “kutsal yer” anlamına gelen “Hagiasma” ibâresinin gündelik dilimize yerleşmiş şeklidir. Ortodoks mezhebi inananlarınca bâzı yerlerde çıkan yer altı suları, değişik aziz mitleri ile birleştirilerek kutsallaştırılmış ve bunun netîcesinde ayazma kültü ortaya çıkmıştır. İstanbul söz konusu olduğunda bir kısmı hâlihazırda ziyâret edilen, bir kısmı ise zaman içinde unutulmuş pek çok ayazma bulunmaktadır. Üstelik bu yerler sâdece Ortodokslar açısından değil, Müslüman halk tarafından da rağbet gören ve şifâ amacı ile sıklıkla ziyâret edilen mekânlar konumundadır. Ayazma denilince akla Ortodoks inancı içindeki kutsal su kültü gelir. Bu kült, Rum Ortodoks cemâati için geçerli olup diğer cemâatlerde ayazma kültü yer almaz. Ayazma kültüne yabancı olan Batılılar, İstanbul’a geldikleri zaman karşılaştıkları bu yapıları biraz da alaycı bir dille zikrederler. Örneğin XVII. yüzyılda şehri ziyâret eden Josephus Grelot, şehirdeki ayazmalardan şu ifâdelerle bahseder: “Rumların kentte ya da köyde, her yerde birçok mûcizevî çeşmesi vardır. Doğalı yoksa, metal borulardan geçenleri de her zaman bâzı etkilere sâhiptir. Papazlar, yâni Rum râhipler mutlaka kiliselerine yakın, ister kendilerine ister gerçekte var olan bâzı iyi etkilere sâhip birkaç kuyu bulmayı becerirler.” Bununla birlikte bir zamanlar Rumlara âit olduğu hâlde Osmanlılar eliyle Ermenilere verilen Samatya’daki Sulu Manastır (Surp Kevork), Kumkapı’daki Surp Asdvadzazdin ve Balat’taki Surp Hreşdağabet kiliselerinde durum farklıdır. Her üç kilisede de Rumlardan kalma ayazmalar bulunmaktadır ve bunlar hâlen îtinâ ile muhâfaza edilmektedir. Ayazma suları, şifâ niyetine içilir. Hatta çeşitli hastalıklara dûçar olanlar için bu sular şişelere konarak götürülür. Su, vücûdun ağrıyan bölgelerine de sürülür. Bâzı ayazmalar birtakım hastalıklar için sürekli gidilen adreslerdir. Meselâ Balıklı Ayazması’nın kalp ve bacak ağrılarına, Kuruçeşme’deki Aya Dimitri Ayazması’nın felçli ya da konuşamayan çocuklara iyi geldiğine inanılır. Ayazmada murâdı olan kişi bir sonraki gelişinde berâberinde kandiller için yağ, süpürge ya da faraş getirir. Bâzı yerlerde küçük bir bebek, anahtarlık tarzı şeylerin getirildiği de olur. Bâzı ayazmalarda murâdın olması için duvarlara yazı yazıldığı da görülür. Bâzen de hasta olan kişinin atleti ya da giysisi getirilerek ayazma suyu ile yıkanır ve giysi tekrar hastaya giydirilerek hastanın şifâ bulması beklenir. Hâsılı söz konusu uygulamaların psişik açından insanları rahatlattığı söylenebilir.
fotoğraf

Merdivenli Yokuş Sokagı

Merdivenli Yokuş Merdivenli Yokuş Sokak, Balat’ın meşhur renkli ve cumbalı evlerinin arz-ı endam ettiği sokak olarak biliniyor. Dik bir yokuşta sıralanmış tarihi evlerden oluşuyor ve bir film setini andırıyor. Balat semtine gelenlerin büyük bir kısmı, tam da bu sokakta çektikleri fotoğrafları sosyal medyada paylaşıyor.
fotoğraf

Agora Meyh

Balat Çarşısı, İstanbul’un geçmişinde kalan mahalle kültürünü en güzel yansıtan yer. Leziz esnaf lokantaları, köfteciler ve tarihi İstanbul esnafı burada. Geçmişin Musevi esnafları ve ustaları tek tük de kalmış olsa halen varlığını koruyor. Çarşı içinde şarkılara konu olmuş Agora Meyhanesi de bulunuyor.
fotoğraf

Minik Kalpler Evi

Dini mimari

Demir Kilise

Sveti Stefan Kilisesi bilinen adıyla Demir Kilise, İstanbul, Fatih'te, Balat'la Fener semtleri arasında Haliç kıyısında yer alan, Bulgar Eksarhhanesi'ne bağlı kilise. 2018'de yedi yıllık restorasyonun ardından tekrar hizmete girdi Mimari Özelliğiyle Dünyada Tek Olan Demir Kilise’nin Tarihçesi Adeta birer mezar taşı gibi yükselen beton yığınlarının, bilmem kaç yıldızlı alışveriş merkezlerinin ve gökdelenlerin semalarını kapladığ, dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan mahzun İstanbul’un bir köşesinde kalmış mücevherlerinden biridir Sveti Stefan Kilisesi. Haliç’in mavi sularının kıyısında, Ortodoks Bulgar Cemaati tarafından 120 yıl önce inşa edilmiş olan, Nam-ı diğer Demir Kilise “Hoşgörü bizim geleneğimizde var” sloganıyla uzun bir restorasyon sürecinden sonra yeniden açıldı. Biz de İstanbul’un incilerinden olan bu zarif kiliseyi, yapılış öyküsünü anlatarak tanıtalım istedik. Bir rivayet Rivayete göre, İstanbul’da yaşayan Bulgarlar 19. yüzyılda Rum Patrikhanesinden ayrılarak kendileri için bağımsız bir kilise yaptırmak isterler. Zamanın Osmanlı padişahına isteklerini arz ederler. Fakat Sultan Abdülaziz, Bulgarların Fener Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise yapmalarını istemez. Bulgarların isteklerini doğrudan reddetmemek için de “Kilise inşaatını üç ay içinde bitirmek koşuluyla izin veririm” der. Verilen ve tutulan söz Çünkü böyle bir inşaatın o dönemin koşullarında üç ayda bitirilmesi mümkün değildir. Bunun üzerine Bulgarlar kiliseyi, Viyana’da demirden döktürüp, sonra da Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden taşıyarak Haliç’in kıyısına üç ay içinde kurarlar. Kilisenin söz verildiği sürede bittiğini gören Sultan Abdülaziz de verdiği sözü tutmak zorunda kalır. Dilden dile anlatılarak günümüze gelen ve ilgi uyandıran bu rivayetle ilgili yazılı bir belge olmadığı gibi, böyle bir kilisenin üç ay gibi kısa bir sürede inşa edilmesi de mümkün olmadığına göre gerçek hikayeyi anlatalım. Patrikhaneden ayrılma kararı O dönemde İstanbul’daki Ortodoks kiliselerinde Rumca ayin yapılmaktadır. Bu nedenle İstanbullu Bulgarlar kendi dillerinde ayin yapabilmek için Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise kurmak isteseler de Patrikhane Bulgarların bu isteğine karşı çıkar. Ancak dönem Panislavizm dönemidir ve Rusya’yı arkasına alan genç Bulgar devleti, Osmanlı üzerinde bir güç gösterisi yapmayı arzulamaktadır. Bâb-ı Âli’den alınan izin 1849’da Osmanlıdaki Bulgar cemaatinin ileri gelenlerinden ve o dönemde milletvekili olan Stefan Vogoridis, Bâb-ı Âli’den bir kilise yapılması için izin alır. Kilisenin yapımı için de ikisi kagir, biri ahşap üç bina ve geniş bir avlusu olan 25 odalı evini hibe eder. İlk ahşap Bulgar kilisesi Böylece 1850 de Bulgar Eksarhlığı (önderliği) açılır. Eksarhlığın tam karşına da ahşap bir kilise yapılır ve kiliseye bağışçının adına ithafen Sveti (Aziz) Stefan adı verilir. Bulgarlar on yıl sonra artık Fener Rum Patriğini dini önder olarak kabul etmeyeceklerini deklare ederler. Bunun üzerin Fener Rum patriği 1872’de Bulgarları aforoz eder. Bulgarlar da ahşap kilisenin yerine daha büyük ve gösterişli bir kilise yapma iznini Osmanlıdan alırlar. Her şeyi demirden yapılan kilise İzni alan Bulgarlar bu kilisenin inşası için bir proje yarışması açarlar. Yarışmayı Ermeni mimar Hovsep Aznavur, ihaleyi de Avusturyalı Rudolf Waagner Şirketi kazanır. Kilisenin inşası 1,5 yıl sürer. Kilisenin bütün dış cephesi, yan duvarları, pencere kenarları, merdivenleri, kabartmaları, çan kulesi neredeyse hemen her şey demirdendir, bu yüzden kilise Demir Kilise olarak da ünlenir. Patrikhane kiliseyi tanır Kilisenin yeri denize çok yakın olduğu için kilise, aşınmaya karşı beton yerine tamamen demirden yapılır. Önce deneme amaçlı Waagner şirketinin bahçesinde prefabrik olarak kurulur. Sonra parçalar Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden İstanbul’a taşınır. 1898’de de Sveti Stefan Kilisesi açılır. Patrikhane de 1945’te Demir Kilise’yi tanımayı kabul eder. Çanlar Rusya’dan Neo-gotik ve Neo-barok stilde inşa edilen kilisenin sadece mihrap kısmı ağaçtan yapılır ve altın kaplanır. Kilisenin ikonaları için Moskovalı bir fabrikatör ile sözleşme imzalanır ve ressam Lebedev de bu ikonaları resmeder. Kilisenin kulesinde bulunan ve en büyüğü 400 kilo civarında olan altı çan ise Rusya’da dökülür. Denize çakılan kazıklar 500 ton ağırlığında olan kilisenin malzemesi ufak gemilerle İstanbul’a getirilir. Brezilya’da yetişen ve suyun içinde yaşayan ağaçlardan yapılmış 325 kazık Haliç’e çakılır. Komple demirden oluşan parçalar, vidalarla denizin üzerindeki ağaçların üzerine monte edilerek 1898’de kilise ibadete açılır. Restorasyon ve kurtarma çalışmaları Denizin üzerinde olması nedeniyle zaman içinde yapıda korozyon oluşur ve demir erimeye başlar. Haliç’in çevresi düzenlenirken, kilisenin önüne yapılan yol nedeniyle kilisenin üzerine monte edildiği ve su ile yaşayan ağaçlar su alamadığından zeminde çamurlaşma oluşur. Kilise denize doğru kaymaya başlar. Bunun üzerine 2006 yılında kilisenin çevresine 330 beton kazık çakılarak kilisenin denize kayması önlenir. Dünyadaki tek örnek Zamanında tüm dünyada sadece 2 adet olan demir kiliselerden diğeri zamanla yok olunca Balat’taki Sveti Stefan Kilisesi dünyadaki tek demir kilise olarak kalır. Üç kubbeli ve haç şeklinde olan kilise, dış süslemelerinin zenginliği ile de dikkatleri üzerine çeker. Mihrabı Haliç’e dönüktür. Çan kulesi giriş kapısının üzerinde ve 40 metre yüksekliğindedir. 9 yıldır restorasyon nedeniyle kapalı olan Demir Kilise 7. Ocak 2018’de yeniden ibadete ve ziyarete açıldı. Yolunuz Haliç taraflarına düşerse bu ilginç ve güzel kiliseyi görmenizi tavsiye ederiz.
Bilişim

Fener Rum Lisesi

Fener Rum Erkek Lisesi Kırmızı Lise olarak da bilinen Fener Rum Erkek Lisesi, semtin sırtlarında adeta bir kale gibi yükselen ve semte karakter kazandıran bir bina. Osmanlı döneminde teolojik eğitim verilen ve Patrikhane’ye din adamı yetiştiren bu kurum, günümüzde MEB’e bağlı özel statüde bir okuldur. Şehirde Rum nüfusu çok azaldığından okulun 40-50 kadar öğrencisi kaldı.
Dini mimari

Patrikhane

Fener Semti, Osmanlı’nın İstanbul’u fethettiği 1453 yılından sonra şehri terk etmemiş olan Rum ailelerin yaşadığı semtti. Bizans’ın en nüfuzlu ve soylu ailelerinden bazıları, fetihten sonra kendilerine bu semti mesken tutarak enfes konaklar inşa ettiler. Fener Rum Patrikhanesi’nin de buraya taşınması ve Fener Rum Erkek Lisesi’nin faaliyete girmesi ile semt altın dönemini yaşadı. Aya Yorgi Patrikhane Kilisesi, Türkiye'de İstanbul iline bağlı Fatih ilçesinin Fener semtinde bulunan ve Fener Rum Patrikhanesi'ne ev sahipliği yapan kilise. Aya Yorgi Kilisesi Fener Rum Patrikhanesi, tüm Ortodoks Dünyası’nın onursal merkezi. Patrikhane kompleksine adım attığınızda önce güzel bir avlu, sonrasında ise merkezdeki Aya Yorgi Kilisesi göze çarpıyor. Aya Yorgi Kilisesi muhteşem altın varaklı altarı ve yüzyıllara dayanan geçmişi ile göz kamaştırıyor.
Dini mimari

Gül Cami

Gül Camii İstanbul'un Ayakapı semtindeki Bizans İmparatorluğu döneminden kalma dinî yapıdır. Eski adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte 10. ya da 11. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. İstanbul’da kiliseden çevrilen camiler arasında yer alan ve Haliç kıyısında bulunan Gül Camii’nin Bizans dönemindeki adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır. Genellikle buranın Deksikrates’teki Aya (Hagia) Theodosia Kilisesi olduğu yolunda yerleşmiş bir görüş mevcuttur. İstanbul’un Bizans dönemindeki tarihi topografyasına dair pek çok yayını olan J. Pargoire, bu kilisenin Aya Evphemia adına yapıldığını, ancak Latin işgalinden (1204-1261) sonra Bizans İmparatorluğu ihya edildiğinde XIII. yüzyıl sonlarında adının Theodosia’ya dönüştürüldüğünü kaydeder. Fetihten sonra kilisenin kullanım amacı farklılaştı. Kilisenin altındaki bodrum bir dönem Haliç’teki gemilerin malzemelerinin depolandığı bir ambar olarak kullanıldı. Aya Theodosia Kilisesi’nin II. Selim döneminde Hasan Paşa tarafından camiye dönüştürüldüğü genellikle ileri sürülür. Kiliseden çevrilen cami süreç içerisinde çeşitli değişimlere maruz kaldı. 1509 yılında meydana gelen depremde kubbesi ve bütün üst yapısını kaybetti. 1633 yılında Cibalikapısı dışından başlayarak üç gün süren büyük yangın Gül Camii’nde de ağır tahribat oluşturdu. Tüm bu yıpranmaların ardından cami II. Mahmud döneminde önemli bir tamir gördü. Özellikle kilisenin Türklerin eline geçmesiyle dış mimarisinde önemli değişiklikler yapıldı. İki yan cephe çok pencereli olarak inşa edildi, bunların mahya hattı bazı Osmanlı eseri camilerde olduğu gibi kademeli olarak taçlandırıldı. Son derece basık, sekizgen kasnaklı sağır kubbeleri de Türk yapısıdır. Böylece eski kilisenin, Türk mimarisinin klasik döneminde gerek yan cepheleri gerek taşıyıcı büyük kemerleri ve ana kubbesinin yenilendiği açıkça belli olmaktadır. Gül Camii’nin iç duvarlarında Bizans dönemine ait hiçbir süsleme yoktur. Bütün iç yüzeyleri kaplayan sıva tabakası üstünde 19. yüzyıldan kaldığı anlaşılan kalem işi nakışlar yer alır. Bunların arasında çok sayıda “mühr-i Süleyman” görülür. Yangınlardan sonra yenilenmiş olması muhtemel mihrapla ahşap minberin belirli bir sanat değeri yoktur. Caminin batı tarafında, II. Mahmud’un kızı Adile Sultan tarafından 1868-69 yıllarında vakfedilen bir sibyan mektebi inşa edildi
Arkeolojik sit

Cibali kapi

Bu kapılardan tarihi yarımadada bulunan, semtte yer alan birçok mekana adını veren Cibali Kapısı’nı, siz değerli okuyucularımız için araştırdık. Genel bir bilgi ile giriş yapalım yazımıza; Cibali Kapısı: Mısır Sultanı Kladon'un şeyhi olan ve at kılından bir cübbe giydiği için 'Cebe Ali' olarak adlandırılan kişinin, İstanbul'a saldırdığı kapıdır. Fatih Sultan Mehmet, ordusu ile İstanbul surlarını sardığı zaman ekmekçi başı olan ve askerlere ekmek yetiştiren Cebe Ali vefat ettiğinde de kapı civarına gömülür. Bizans’tan Osmanlı’ya, yüzyıllar boyunca İstanbul’un etrafı güvenlik amacıyla inşa edilmiş surlarla çevriliydi ve şehre bu surlarda bulunan kapılardan girilirdi. Akşam belli saatlerde bu kapılar kapanır, başına nöbetçiler dikilirdi. Günümüze çok azı ulaşan bu kapılardan biri olan Cibali Kapı ve ismini verdiği semt oldukça ilginç hikâyelere ev sahipliği yapmıştır. Haliç’in batı kıyısında yer alan Cibali’nin adının kaynağı ile ilgili rivayetler muhteliftir. Bunlardan biri, Evliya Çelebi’ye göre Cebe Ali, Mısır sultanının şeyhidir. İstanbul’un fethinde bulunmak amacıyla Bursa’ya gelir ve burada derviş olur. At çulundan bir cübbe giydiği için kendisine “Cübbe Ali” denilen bu zat, İstanbul’un kuşatılması esnasında tüm orduya has yüz binlerce beyaz ekmek yetiştirir. Fatih gemileri karadan Haliç’e indirirken o ve yanındaki dervişler cüppelerini sulara serip ilahilerle, def ve kudüm çalarak karşıya geçerler. Sırrının ifşa olmasıyla Cebe Ali fetihten sonra şehit olur ve Cibali Kapısı içindeki Gül Camii’ne defnedilir. Onun yıktığı kapının adı da zaman içerisinde halk arasında Cibali’ye dönüşür. Fetihten sonra gelişmeye başlayan Cibali, kaptan-ı deryaların gözde semti olur; Piri Reis başta olmak üzere, dönemin önemli komutanları buralara konak yaptırırlar. Fetihten 18. yüzyıla kadar çoğunlukla Rumların ve Yahudilerin oturduğu semte 18. yüzyılın ortalarından itibaren Müslüman halk gelmeye başlar. Cibali’ye 20. yüzyılın başlarından itibaren kimliğini veren ise Cibali Tekel Tütün Sigara Fabrikası olur. Bu fabrika Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlarını ödemesi amacıyla özellikle Avrupa’da büyük beğeni toplayan Osmanlı tütününün önemli bir gelir kalemi olabileceği düşüncesiyle kurulmuştu. Tasarımı Ermeni mimar Hovsep Aznavur tarafından yapılan tesis o döneme göre üstün bir teknolojiyle donatılmıştı ve günde yaklaşık 2000 ton tütün işlemekteydi. Fabrikanın kendine ait hastanesi, çocuk yuvası, bakkalları, okulu, lokantası, sendikası, spor ve emniyet teşkilatı vardı. Uzun yıllar boyunca birçok kişiye ekmek kapısı olan Cibali Tekel Tütün Sigara Fabrikası ülkemizde kadınların çalışmaya başladıkları ilk tesislerden biri olarak ön plana çıkar. Burada çalışan kadın işçilerden birini anlatan ve Bora Ebeoğlu tarafından yazılıp Alpay tarafından seslendirilen “Fabrika Kızı” adlı şarkı, 70’li yıllardan günümüze ulaşan en meşhur şarkılardan biridir. 1990’lara kadar hayatını sürdüren fabrika daha sonra boşaltılmış, aslına uygun bir şekilde restore edilmiştir ve günümüzde Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü olarak kullanılmaktadır. CİBALİ KARAKOLU VAR MI? Cibali denilince akla ilk gelenlerden biri de meşhur piyes “Cibali Karakolu”dur. Pierre Weber’in “Düğün Gecesi” adlı eseri Refik Kordağ ve Muammer Karaca tarafından “Cibali Karakolu” adıyla sahneye uyarlanmıştır. Eserin isminin neden bu şekilde konulduğunu Muammer Karaca şöyle açıklar: “Emniyet’ten Şehir Tiyatroları Müdürlüğü’ne atanmış olan Orhan Hançerlioğlu ile Raşid Rıza arasında, bir gün, tiyatroda bir münakaşa olur ve Hançerlioğlu büyük sanatkâr Raşid Rıza ile âmirâne sertçe konuşur, bunun üzerine sinirlenen Raşid Rıza, ‘Bana bak, kendine gel, burası Cibali Karakolu değil’ der. Bu söz de, tiyatro sanatkârları arasında cinaslı tekerleme hâline gelir.” 2500 defadan fazla temsil edilen piyes nedeniyle, İstanbul’da Cibali Karakolu diye bir teşkilat olmayıp sadece küçük bir komiserlik bulunmasına rağmen, piyes halk arasında o kadar meşhur olur ki, resmî evrak bile bu komiserliğe Cibali Karakolu adresiyle ulaşır. Cibali Karakolu adlı tiyatro oyununun gösterimi Şehir Tiyatrolarında devam etmekte. Yolunuz, buram buram tarih kokan bu güzel semte düşerse, Cibali Kapısı’nın ardından Balat, Fener, Ayvansaray gibi Haliç’in tarihî ve bir o kadar gizemli kapılarına, semtlerine doğru yolculuğunuza devam edebilirsiniz. Unutmayın, tarihi İstanbul’un kalbi Fatih’te tüm gizemiyle yaşayabilirsiniz.
fotoğraf

Orhan Kemal evi

Mehmet Raşit Öğütçü veya kullandığı adıyla Orhan Kemal, toplumcu gerçekçi, Türk romancısı ve oyun yazarı. Adı, Türk edebiyatının büyük ustaları arasında anılan yazar; roman, hikaye, oyun, şiir gibi farklı tarzlarda birçok esere imza atmış olsa da daha çok romancılık yönü ile tanınmıştır.

Yorumlar

    You can or this trail