erolgeygel

Süre  4 saat 38 dakika

Koordinatlar 202

Yüklenme tarihi 18 Haziran 2020 Perşembe

Kayıt tarihi Temmuz 2018

-
-
85 m
-0 m
0
4,3
8,6
17,25 km

134 kere bakıldı , 0 kere indirildi

yakınında: Eminönü, İstanbul (Türkiye)

Haliç (Altın Boynuz olarak da bilinir), İstanbul'un Avrupa yakasını kaplayan Çatalca Yarımadası'nın güneydoğu ucunda, Boğaziçi girişinde, İstanbul (Tarihi yarımada) ve Beyoğlu platolarını birbirinden ayıran deniz girintisi. Denizin kendisine ulaşan akarsu yatağının bir bölümünü istila etmesiyle meydana gelen yapının jeomorfolojik adı olan Arapça haliç sözcüğü, İstanbul halicinin kent açısından taşıdığı önemden dolayı Osmanlılar döneminden bu yana bir özel isim haline gelmiş, birçok semti kapsayan bir kent bölgesi adı olmuştur.
Yunan efsanesine göre; Megaralılar, kralları Byzas'ın annesi Keroessa için Altın Boynuz ismini vermişlerdir.

Tarih
Bizans döneminde kolonileşme de burada başlamıştır. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun denizcilik merkeziydi. Sahil boyunca uzanan duvarlar, şehri bir deniz filosu saldırısından korumak için inşa edilmiştir. Haliç'in girişinde istenmeyen gemilerin girişini engellemek için, şehirden karşıya eski Galata Kulesi'nin kuzeydoğu ucuna uzanan ve kaynaklarda ilk bahsine 717'deki Konstantinopolis Kuşatması'nda rastlanılan geniş bir zincir vardı.[1] Bu kule Latin haçlılarınca 4. Haçlı Seferinde 1204 yılında geniş bir şekilde tahrip edildi. Fakat Cenevizliler yanına yeni bir kule inşa ettiler. Bu kule meşhur Galata Kulesi 1348 Christea Turris (Tower of Christ:İsa'nın Kulesi) diye adlandırılır.

Haliç'i karşıdan karşıya kapayan zinciri kırabilecek veya hile ile galip gelebilecek dikkate değer üç zaman vardı. Onuncu yüzyılda Viking'ler uzun gemilerini boğaz dışına, Galata etrafına sürüklediler ve onları kızaktan tekrar Haliç'in içine indirdiler. Bizans'lılar onları Yunan ateşi ile yendiler. 1204 de 4.Haçlı seferinde, Venedik gemileri zinciri koç ile kırabilecekti. 1453 de Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in gemilerini yağlanmış kütükler üzerinde Galata içlerinden karşı yana geçerek Haliç'e indirmesi.*

Şehrin, Fatih Sultan Mehmed'e tesliminden sonra; Rumlar, Gürcüler, Yahudiler, İtalyan tüccarları ve diğer gayri müslimler Haliç boyunca fener ve Balat bölgesinde yaşamaya başladılar. Bugün altın Boynuz her iki yakada yer alır. Sahil boylarınca parklar vardır. Güzelliği ve tarihinden dolayı turistlerin ilgisini çekmektedir.

Haliç Osmanlı döneminde yoğun Yahudi, Rum, Ermeni ve Gürcü nüfusun yaşadığı bir bölge idi. Osmanlı döneminin münevverlerinin takip ettiği Karyağdıbaba, Karaağaç ve Sütlüce, Giresunlu Tekkesi bu bölgede bulunmaktadır. Günümüzde Galata köprüsü; Galata ve Eminönü'yü Haliç üzerinden birleştirir. Haliç üzerinde diğer iki köprü de Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü'dür.

1980'li yıllara kadar; endüstriyel atıkların döküldüğü bir yer olan Haliç, dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan "Haliç'i gözlerim gibi mavi yapacağım" vaadiyle döneminde temizlenmeye başlamış ve uzun yıllarca süren çalışmalar sonucu 2000'li yıllarda daha temiz bir hale getirildi. Haliç’in temizlenmesi amacıyla İstanbul Boğazı’ndan deniz suyunun Kağıthane Deresi’ne sürekli akışının sağlanarak dere suyunun yenilenmesi ve Haliç’e sürekli temiz suyun girmesini sağlamak için başlanılan proje 2012 yılında tamamlandı.[2]

Köprüler
Haliç doğal bir limandır. Haliç üzerinde 4 köprü bulunmaktadır. Bunlar;

Galata Köprüsü
Atatürk (Unkapanı) Köprüsü
Haliç Köprüsü
Haliç Metro Köprüsü

Daha fazlasını göster external

Dini mimari

Ahi Çelebi Camii

Ahi Çelebi Camii Fatih ilçesinin Eminönü semtindeki bir camidir. ‘Kanlıfırın Mescidi’ ve ‘Yemişçiler Camii’ olarak da bilinir. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nin arkasında, Zindan Han yakınında ve Yoğurtçular sokağındadır. Banisi Ahi Mehmet Çelebi 'dir. Adı kaynaklarda Ahmed ve Mahmud olarak da geçmektedir. Daha çok Ahî Çelebi ismiyle şöhret bulmuştur. Ahi Çelebi, İkinci Bayezit ve Yavuz Selim devirinde yaşayan ve iki defa hekimbaşılık yapan bir Türk tabibidir. Babası Fatih Sultan Mehmet ve İkinci Bayezit devirlerinin ünlü hekimlerinden Tebriz ya da Şirvan asıllı Mevlana Kemal’dir. Ahmet Çelebi, hekimliği daha çok babasından öğrenmiştir.[1] Kaynakların belirttiğine göre, yaşı doksanı geçmiş olduğu halde, hacdan dönerken Kahire’de ölmüş ve İmam Şâfiî’nin kabri civarına defnedilmiştir.[2] Cami, 1539 ve 1653 yıllarında iki kez yanmış, 1892 zelzelesinde ise büyük hasar görmüştür. Tezkiret’ül Ebniye ve Tezkiret-ül-bünyan’da Mimar Sinan’ın eserleri arasına gösterilen yapı[3] uzun yıllar harap vaziyette idi. 1990'lı yıllarda restorasyona alınarak yeniden faaliyete geçirilmiştir. Bu cami Evliya Çelebi'nin "şefaat ya Rasulullah" yerine "seyahat ya Rasulullah" rüyasını gördüğü camidir. Bu yönüyle İstanbul folklorunda ayrı bir yer tutar. Dikdörtgen plan üzerine, ikişer kemerle desteklenen tek kubbeli, taş-tuğla yapımı olup, kubbe kasnağı demirden bir çemberle çevrilidir. Kapısına merdivenlerden çıkılır. Restorasyon sürecinde caminin minaresi de yenilenmiştir.
Dini mimari

ARAP CAMİ

Arap Camii, Türkiye'nin İstanbul iline bağlı Beyoğlu ilçesindeki Galata semtinde yer alan cami. Önceleri San (Aziz) Paolo Kilisesi/ San (Aziz) Domenico Kilisesi (bkz: Halil Inalcik, 2010, Osmanlilar) olarak bilinen ibadethane, 1453 yılında şehrin Osmanlı egemenliğine girmesinin ardından camiye çevrildi. Tarihçe Galata kentsel dokusunda beton bloklar arasında, sivri külahlı hayli yüksek kare biçimli kulesiyle hala fark edilebilen Arap Camii; fetih öncesinden kalan İstanbul'un tek Gotik kilisesidir. Bir rivayete göre, İstanbul’da ilk ezan sesinin yükseldiği yerdir. Yapılışı hakkında iki farklı rivayet vardır. Birincisine göre, 717 yılında yapılmış olan İstanbul’un ilk camii hüviyetini taşıyan Arap Camiidir. İstanbul’un Fethi için 717 yılında gelmiş olan Müslüman Arap kumandanlarından ve sahabe neslinden meydana gelen bir ordu başında Mesleme bin Abdülmelik adındaki komutan; Galata’da Bizans semalarına ilk Ezan-ı Muhammedi sesinin yükseldiği bir Camii yaptırmış ve adına da Arap Camii denilmiştir. Mesleme bin Abdülmelik'in kabri Hicri 95 Senesinin Zilhicce ayında 15 Ağustos 717’e Mesleme bin Abdülmelik; Karadan bir ordu, denizden kuvvetli bir donanma ile Bizans’ı kuşatmıştır. Muhasara bir yıl kadar devam etmiş ancak Konstantiniyye alınamamıştı. Ama Galata zaptedilmiş ve fethedilmişti. Mesleme ve İmparator Leon arasında varılan bir anlaşma sonucu Arap mescidi inşa edilmiş ve ibadete açılmıştır. 7 yıl kadar İstanbul’da kalmış olan Arap Müslüman Ordusu ibadetini burada yapmıştır. Daha sonra Şamda çıkan bir isyan üzerine Arap ordusunun Şam’a gitmesi üzerine Dominiken Papaz ve Rahipleri burasını kilise haline sokmuş, şimdi minare olarak kullanılan çan kulesini bu esnada de ilave etmişlerdir. 1453 İstanbul’un fethinden sonra kilise camiye çevrilerek öndeki mihrap ve minber ilave edilmiş ve Osmanlı kayıtlarında yine Arap Mescidi ismini almıştır. İkinci rivayete göre Dördüncü Haçlı Seferi'nde Kudüs yerine Konstantinopolis'i ele geçirmeyi amaçlayan Katolikler, 1200'lerin başlarında Pavlus'a adadıkları bir kiliseyi ve yanına Dominiken Mezhebine bağlı bir manastırı Galata'da yaptırmışlardır. Papaların da yakın ilgisini çeken bu manastır ve kilise, bir süre sonra mezhebin kurucusu olan "San Domeniko"nun adının da eklenmesiyle tanınır: San Paolo ve San Domeniko 1475'te Fatih, kiliseyi camiye çevirerek vakfına katmıştır. Yirmi yıl sonra da, İspanya'dan çıkartılan Endülüs Arapları'nın bir kısmının, çevredeki mahallelere yerleştirilmesiyle cami, "Arap Camii" olarak tanınır. Caminin Araplara mal edilmesinin bir nedeni de, minareye çevrilen eski çan kulesinin 714'te Şam'da yaptırılan ünlü Emeviye Camii'nin özgün minaresini çağrıştırmasıdır. III. Mehmed ve I. Mahmud'un annesi Saliha Sultan ve II. Mahmud'un kızı Adile Sultan değişik dönemlerde Cami'yi onartmış; hünkar mahfili, sebil, çeşme, şadırvan gibi ögeler ekletmişlerdir. Özellikle Saliha Sultan'ın yaptırdığı onarımdan sonra caminin iç düzeni, mahfillerin, mihrabın barok ahşap tasarımlarıyla hayli değişmiş, tiyatral bir görümün egemen olmuştur. 1913-1919 yılları arasındaki kapsamlı onarım sonucu yapı yeniden büyük bir değişime uğrar: Avlu duvarı yıkılır, Cami genişletilerek yeniden yaptırılır. "Arabesk" bir son cemaat mahalli ekletilir. Döşeme altında kalan yüzü aşkın Latin soylusunun mezar taşları müzeye taşıtılırken, mihrabın yanındaki "Mesleme'nin Çilehanesi", "Arap Baba Merkadi" ve çevrede sahabelere ait oldukları ileri sürülen birkaç kabir de Arap kimliğini daha güçlendirerek vurgular. Yapı her ne kadar büyük ölçüde İslamlaşmış (Osmanlılaşmış) ise de, dikkatli bir göz, çok az da olsa Gotik geçmişini belgeleyen birtakım mimarî ögeleri fark edebilir.
Dünya Mirası

Balat Musevi Hastanesi

Balat Or-Ahayim Hastanesi resmi adıyla Özel Balat Or-Ahayim Hastanesi ve yaygın olarak Balat Musevi Hastanesi, İstanbul'da eskiden Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı Fatih ilçesinin Balat semtinde Türk Yahudileri tarafından kurulan bir hastane. Hastane başta bir sağlık ocağı olarak 1898 yılında Osmanlı padişahı II. Abdülhamit'in fermanıyla kurulmuştur. Hastanenin kuruluş nedeni Balat semtinde yaşayan ve ekonomik nedenlerle yeterli sağlık hizmeti alamayan tüm kişilere hizmet etmek için bir sağlık ocağı yaratmaktı. Balat Or-Ahayim Hastanesinin temeli 19.yüzyılın sonlarında dönemin Türk Yahudi cemaati liderleri tarafından atılmış, iki yılı süren inşaatın ardından 1898'de "Hayatın Işığı" anlamına gelen Or-Ahayim Balat Sağlık Ocağı adıyla hizmete açılmıştır. Sağlık ocağı olarak başlayan Balat Or-Ahayim Hastanesi, zaman içinde gelişerek İstanbul’un en köklü sağlık kurumlarının içinde yer aldı. Balat Or-Ahayim Hastanesi, yüzyılı aşkın bu sürede, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı gibi zor dönemlerde yaralı askerlere sağlık hizmeti vermiş ve en ileri ihtisas hastanelerinden biri olarak Türk tıbbına çok önemli doktorlar da yetiştirmiştir. Hastane, 98 yataklıdır ve küçüklüğüne rağmen ve başta hastalara hizmet verirken yaşlılara, öğrencilere ve muhtaçlara ve geleneksel hayır kurumlarını da destekliyor. Hastane Balat'ta Haliç'in kenarındaki caddede yer alır.[1] Balat Or-Ahayim Hastanesi, Balat Or-Ahayim Hastanesi Vakfı tarafından işletilir ve dört yılda bir seçilen bir yönetim kurulu tarafından idare edilir.
Dini mimari

Bulgar Kilisise Sveti Stefan

“Sveti Stefan” Demir kilise bahsi geçtiğinde heyecan duymayan Bulgar kalbi yok denecek kadar azdır. Şanlı bir geçmişe sahip olan bu anıt kilise Bulgaristan veya her nerede yaşarsa yaşasın kendini Bulgar hisseden herkesin gurur ve güven vesilesidir. ”Altın Boynuz” Haliç kıyısında, Fener semtinde yükselen bu kilise, eski ve ebedi şehrin tacındaki bir inci tanesi gibi dikkatleri üzerine çeker. Prens Stefan Bogoridi’nin bağışladığı arazi ve üzerindeki ahşap hane, Istanbul’daki Bulgarların gönüllü yardımlarıyla kiliseye dönüştürülür. 9 Ekim 1849 yılında Slavca dilinde bir ayinle takdis edilen kilise ve iki sene sonra karşısına inşa edilen metoh binası Bulgarların kültürel ve dini bilincinin uyanışının beşiği olurlar. Bulgarların, Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde ilk defa ayrı bir dini cemaat olarak tanındığı 28 Şubat 1870 tarihli fermanilk olarak burada okunur, kısa bir süre sonraysa başka bir fermanlaBulgar eksarhanesi kurulur. 1898 yılında yanmış olan ahşap kilisenin yerine, bugün hala ayakta olan Demir kilise inşa edilir. Projenin mimarıHovsep Aznavour’dur. İmalatçı ve inşaatçı firma ise Avusturya’da Viyana şehrinde faaliyet gösteren Rudolf von Wagner’dir. Toplam 500 ton ağırlığında demir dökülmüş ve sonradan parçalar burada birleştirilmiştir. Bina zamanının 4.000.000 gümüş levasına mal olmuştur.Dökülmüş olan parçalar, Viyana’dan Tuna ve Boğazlar yoluyla gemilerle getirilmiştir. Kilise 08.Eylül.1898 günü Ekzarh Yosif tarafından kutsanarak ibadete açılmıştır. Zamanında, tüm dünyada sadece 2 adet olan demir kiliselerden diğeri zamanla yok olunca Sveti Stefan dünyadaki tek demir kilise olarak varlığını sürdürmektedir. 3 kubbeli ve haç şeklinde olan kilise, diş süslemelerinin zenginliği ile de dikkatleri üzerine çeker. Mihrabı Haliç’e dönüktür. Çan kulesi giriş kapısının üzerinde ve 40 metre yüksekliktedir. Çan kulesindeki altı adet çanın hepsi Rusya’nın Yaroslavl şehrinde dökülmüş olup, günümüzde iki tanesi mükemmel bir şekilde kullanılabilmektedir. Modern rönesans stilindeyapılmış olan ahşap ikonostas bir mükemmellik ve zerafet örneğidir. Hayırseverler tarafından bağışlanmış olan kilise eşyaları ve ikonaların tarihsel önemi büyüktür. Günümüzde Demir Kilise Sveti Stefan Bulgar dini inanışının en büyük sembollerinden biri olmaya devam etmektedir.
Waypoint

Eyüp Evl Dairesi

Dini mimari

Eyüp Sultan Camii

Hem ibadet hem de ziyaret amacıyla yüzbinlerce ziyaretçi konuk eden Eyüp Sultan Camii ve Türbesi, Osmanlı’nın İstanbul‘a bıraktığı en büyük miraslardan biridir. Caminin avlusunda yer alan asırlık çınar ağacı bütün bir yıl hem ibadet hem de ziyaret için yüzbinlerce gezgin ağırlamaktadır. İslamiyeti ilk olarak kabul edenlerden biri olan Hz. Eyyup El-Ensari, İstanbul kuşatması sırasında şehit olmuş ve kabri caminin içerisinde bulunmaktadır. İstanbul’un fethinden 5 yıl sonra Fatih Sultan Mehmet’in emriyle 1458 yılında inşaa edilmiştir. Bu camii 308 yıl boyunca ayakta kaldıktan sonra meydana gelen doğal afetler sonrasında 1766 yılında kullanılamayacak kadar kötü bir duruma gelmiştir. 1766 yılından sonra cami bir süre harap şeklinde kalmış, III. Selim döneminde minareleri ve temelleri haricinde geri kalan kısımları yeniden inşaa ettirilmiştir. Eyüp Sultan Camii’nin restore işlemlerine 1798 yılında başlanmış, 1800’de tamamlanmıştır. Eyüp Sultan Camii üzerine 1823 yılında düşen yıldırımlar nedeniyle minareler büyük zarar görmüş, Adnan Menderes’in talimatı ile caminin son kez onarımı yaptırılmıştır. Eyüp Sultan Camii’nin çevresinde yer alan duvarların içerisindeki türbe 1458 yılında Hz. Eyyubu El Ensari adına inşaa edilmiştir. Sultan I. Ahmed ve Sultan II. Mahmud dönemlerinde türbe tamir görerek, 16. yüzyılda çinilerle süslenmiştir.
Waypoint

Feshane

Köprü

Galata Köprüsü

Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında yüzlerce duba ile yaptırdığı köprü ise Haliç’in ikinci köprüsü olarak bilinir. Haliç üzerindeki üçüncü köprüyü 1836 yılında II. Mahmut yaptırır. Halktan para alınmadan kamu hizmeti amacıyla yaptırılan bu köprüye “Hayratiye Köprüsü” denilir. Fakat kısa bir süre sonra geçenlerden para alınmaya başlanınca köprünün adı bu kez halk arasında, “Yahudi Köprüsü” olarak değişikliğe uğrar. Haliç üzerinde olmakla birlikte Galata semti ile Eminönü’nü birbirine bağlamak için ilk köprüyü, 1503 yılında Leonardo da Vinci tasarlar. Sultan II. Beyazıt için tasarladığı köprüyü yapmak için İstanbul’a gelmekten son anda Papa tarafından vazgeçirilen Leonardo’nun taslak planına göre, köprü 41 metre yüksekliğinde ve 350 metre uzunluğunda olacaktır. Büyük bir talihsizlik sonucu yapılamayan bu köprüyü 2000’li yıllarda Norveçliler “Mona Lisa Köprüsü” adıyla Norveç’te inşa ederler. Leonardo’nun köprüyü yapacağı güzergâha ise 1845 yılında Sultan Abdülmecid’in annesi Valide Sultan, “Cisri-i Cedid” adıyla bir köprü yaptırır. Yeni Köprü, Güvercinli Köprü, Galata Köprüsü adlarıyla da anılan bu köprü kısa bir sürede eskir. Ardından Kaptanı Derya Ateş Ahmet Paşa, köprüyü yenileyerek 1863 yılında hizmete açar. 1875 yılına gelindiğinde Sultan Abdülaziz tarafından tamir ettirilen köprü, bu yeni şekliyle artan yaya trafiğine de cevap verir hâle gelmiş olur.
Harabe

Hatice Sultan Sıbyan Mektebi

Ayvansaray’da Üç Yapı: Hatice Sultan Sıbyan Mektebi, Sebil ve Çeşmesi
Waypoint

İBB Haliç Sosyal Tesisleri

manzara

Miniatürk

Miniaturk 02 Mayıs 2003 tarihinde ziyarete açılmış, "Büyük Ülkenin Küçük Bir Modeli" sloganıyla yola çıkan Miniaturk Türkiye'nin vitrini oldu ve binlerce tarihi eser arasından, bilinirliğine, dönemini temsil yeteneğine ve maketi yapılabilirliğine göre seçilen 122 mimari eserin, 1/25 oranına küçültülmüş minyatür modellerine yer verildi. Eserlerin yanındaki sesli rehberlik sistemi de ilk kez Miniaturk'te uygulanıyor. Sistem, dokuz farklı dilde bilgi veriyor. Gücünü ve güzelliğini arkasındaki 3000 yıllık uygarlıklardan alan Miniaturk, hoş bir gezi parkı olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir kültür ve sosyal sorumluluk projesi. Genç kuşaklar ne kadar köklü bir uygarlıkla beslendiklerini Miniaturk'te keşfediyorlar. Yerli ve yabancı turistlerin İstanbul turlarında ilk adres olan Miniaturk, kısa sürede muhteşem bir Türkiye turu atmak isteyenler için de ideal bir mekân, kısacası: Miniaturk de ayrıca Panorama Zafer Müzesi ve Kristal İstanbul Müzelerine yer verilmektedir. Çocukların ve gençlerin hoşça vakit geçireceği oyun alanı, go-card, kumandalı tekne, tranbolin ve bütün alanı boydan boya gezdiren Miniaturk Express tren bulunmaktadır.
Waypoint

LOHUSA KADIN TÜRBESİ

Türlü rivayetlere konu olmuş Lohusa Sultan Türbesi, hem mimari yapısıyla ilgi çekerken hem de çocuğu olmayan kadınların ilgisini topluyor. İstanbul'un en gizemli türbelerinden olan Lohusa Sultan Türbesi, Şişhane'de, yol kenarında kare planlı, göz alıcı taş işçiliği ve kubbeli mimarisiyle dikkat çekiyor. Muntazam işlenmiş taş ve tuğla dizileri halindeki kare biçimli binanın üstünü küçük bir kubbe örter, binanın bir duvarında kapı, diğer 3 duvarında ise birer pencere yer alır. Evvelce Küçük Mezaristan denilen kabristanın içinde bulunan türbe, 1940’lı yıllarda Şişhane'nin yol ve park olarak düzenlenmesi sırasında Evliya Çelebi’ye ait olduğu sanılarak yıkılmadan bırakılmış ve ufak bir de tamir görmüştür. Rahime Hatun veya Saliha Hatun Türbesi olarak da bilinen ama halk arasındaki yaygın adı Lohusa Sultan Türbesi olan yapı, batıl inançlı insanlar tarafından, çocuğu olmayan kadınlara şifa adresi olarak gösteriliyor. Buraya gelip dua edenlerin kısırlığını aşacağı ve çocuk sahibi olacaklarına inanılıyor. Türbenin efsanesi Evliya Çelebi'nin ünlü eseri Seyahatname'de yansımış. Evliya Çelebi, Seyahatnâme'nin 1. cildinin 424. sayfasında, burada yatan kişi hakkındaki efsane nakleder. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesine yansıyan rivayete göre 1596’da Sultan 3. Mehmed, sefere çıktığında eşi hamile olan bir asker de savaşa çağrılır. Asker, savaştan döndüğünde eşinin birkaç gün önce öldüğünü öğrenir ve üzüntüyle mezarın başına gider. Ziyareti esnasında mezardan bebek sesi duyar. Çocuğun yaşadığı anlaşılır ve mezar açılır. Rivayete göre küçük bebek ölü annesini emerken bulunur. annesi Lohusa Sultan olarak evliyalaştırılır ve çocuk da büyüyünce ünlü bir alim olur. Tarihi dayanağı olmayan bir başka efsaneye göre ise benzer olay 1647’de gerçekleşir ve Lohusa Sultan, padişah kızıdır. Bu rivayete göre İstanbul’un büyük camilerinden birinde yüzünün ve sesinin güzelliği ile tanınan bir hoca varmış. Bu hoca kendisine hayran olan kızlarla ilgilenmez camideki görevi dışında başka hiçbir şey ile ilgilenmezmiş. Günlerden bir gün hoca dünyaya küsmüş, yüzü solmaya, sesi kaybolmaya başlamış. Annesi oğlunun bu sıkıntısının ne olduğunu anlamak için hocaya ısrarlarda bulunmaya başlamış. Sonunda hoca dayanamayarak padişahın kızını sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söylemiş. Annesi de padişahın fakir bir aileye kız vermeyeceğini söylemiş. Ancak hoca kızın gönlünün de kendisinde olduğunu, verdiği vaazlar sırasında görüp tanıdığını söylemiş. Annenin yüreği dayanamamış ve padişahtan kızını istemek üzere saraya gitmiş. Padişahın huzuruna çıkmış ve ezile büzüle kızını istemiş. Padişah hiddetlenmiş ve “Koskoca padişah kızını sen ne cüretle oğluna istersin” demiş. Ancak bir taraftan da kızının yemek içmekten kesilmesinin, sararıp solmasının nedenini öğrenmiş. Hocanın annesi padişahın ayaklarına kapanıp yalvarmış, bunun üzerine padişah da dokuz katır yükü altın getirirse kızını vereceğini söylemiş. Hocanın annesi eve dönmüş, olanları oğluna anlatmış ve bu sevdadan vazgeçmesini söylemiş. Bunun üzerine hoca eline kazma ve küreği alarak bahçeye çıkmış, başlamış kazmaya. Kazdığı yerden çıkan toprakları çuvallara doldurup ağızlarını bağlamış, sonra da annesini yanına alarak çuvallarla padişahın huzuruna çıkmış. Hoca padişahın huzurunda çuvalları açmış ve çuvalların içerisinden altınlar dökülmüş. Padişah sözünden dönmemiş; “Kızımı sana vereceğim ama sen bana evlat acısı tattırdın. Allah da sana evlat vermesin” diyerek dua etmiş. Bundan sonra hoca ile padişahın kızı evlenmiş ancak, çocukları olmamış. Günlerden bir gün hoca Hacca eşi ile birlikte gitmeye karar vermiş, Medine’ye vardığında eşi hastalanmış ve doktorlardan hamile olduğunu öğrenmiş. Hoca ve Sultan doktorların tavsiye etmemesine rağmen İstanbul’a dönmek için yola çıkmışlar. Sultan yolda iyice fenalaşmış ve İstanbul’a geldiklerinde bugünkü türbenin bulunduğu yerde 1647 yılında ölmüş. Hoca sultanın ölümüne çok üzülmüş ve mezarı üzerine bir türbe yaptırmış, türbeyi her gün ziyaret etmiş. Sultanın ölümünden dört beş ay sonra mezardan bir bebek sesi geldiği duyulmuş. Bunun üzerine mezar açılmış ve bir erkek çocuğunun sultanın memesini emdiğini görmüşler. Bunun üzerine sultanın evliya olduğuna inanmışlar ve bu türbeye Lohusa Sultan ismini vermişlerdir. Günümüzde bu türbeyi çocuğu olmayan kadınlar ziyaret etmektedirler. Kitabeye göre olay hicri 1057'de gerçekleşir Türbe önündeki kitabe’ye göre; Lohusa Sultan hicri 1057 (miladi 1647) yılında vefat etmiştir. Hayatıyla ilgili kesin bilgi yoktur. Bir rivayete göre Lohusa Sultan padişah kızıdır ve “güzel hoca” diye bilinen bir hoca ile babasının isteği üzerine evlenir. Uzun bir aradan sonra bir hac ziyaretinde hamile olduğunu öğrenen Lohusa Sultan, İstanbul’a varamadan fenalaşır ve vefat eder. Duruma çok üzülen güzel hoca, eşinin üzerine türbe yaptırır. Mezarı sık sık ziyaret eder. Aradan 4-5 ay geçtikten sonra türbe içinden bir bebek sesi geldiğini duyan güzel hoca dayanamayıp mezarı açar ve çok güzel bir bebekle karşılaşmıştır. Annesinin de tazeliğini koruduğunu ve bebeğin annesinden süt emdiğini gören İstanbullular, bu durumdan çok etkilenerek zata “Lohusa Sultan” adını takmıştır. Bu olaydan sonra türbe, çocuğu olmayan kadınların ziyaretgahı haline gelmiş ve uzun süre bu adet devam ettirilmiştir. Annesinden süt emen çocuğun ise büyüyünce “Meyyitzade” lakabıyla Osmanlı kademelerinde görev aldığı yine rivayeten günümüze ulaşmıştır. Kim bu Meyyitzade? Her iki efsanede de çocuğa “ölüden doğan” anlamına gelen meyyitzade adı verilir ve çocuk ünlü bir alim olur. Evliya Çelebi; türbenin XVII. yüzyılın başlarında I. Ahmed zamanında yapıldığını bildirir. Ancak bugün duran türbenin, Evliya Çelebi tarafından efsanesi anlatılanla aynı olup olmadığı kesin olarak belli değildir. Türbenin batı cephesindeki penceresi üstünde “Merhum Kâtib Mehmed Çelebi” ibaresi ve 941 (1534-35) tarihi görülür. İçerideki mezar taşı Hümâ bint Havvâ’ya ait olup 943 (1536-37) tarihini taşır. Güney cephesindeki pencere üstünde mevcut kitâbede ise Sâliha Hatun adı ve 1097 (1685-86) tarihi okunur. Lohusa Sultan Türbesi gerçekte kime ait? Meyyitzade denilen ölüden doğan bir alim gerçekten var mı? Bu soruların kesin cevabı yok. Tarihi kayıtlarda alimden hiç bahsedilmiyor. Böyle bir alim varsa burada yatıyor olmalıydı. Burada yatan Kâtib Mehmed Çelebi meyyitzade olabilir mi? Efsaneye göre olamaz, Çünkü İstanbul’da 1940’lı yıllardaki imar uygulamaları sırasında Lohusa Sultan Türbesi, Evliya Çelebi’nin sanılarak yıkılmamış ama türbe içindeki kitabelere bakıldığında Evliya Çelebi’ye ait olmadığı anlaşılıyor. Türbe içinde 1686 yılında vefat eden Lohusa Sultan'ın mezarı dışında, 1537‘de vefat eden Hüma Bint Havva isimli bir kadının sandukası bulunuyor. Üçüncü tabut ise 1535 yılında vefat eden Katip Mehmet Çelebi’ye ait. “Müeyyetzade” ve “Meyyitzade” benzerliği efsaneye mi neden oldu? Görünüşe bakılırsa bu sorunun cevabı evet. Eski adıyla Pera Mezarlığı olan türbenin bulunduğu yer, Galata Mevlevihanesi’ne kadar uzanıyor. Galata Mevlevihanesi’nin 20-30 metre ötesinde banisi Katip Mehmet Efendi olan, “Müeyyetzade Cami”nin yapım yılıyla ve türbede yatan kişinin yaşadığı yılları örtüşüyor. Bu da telaffuzu zor olan “Müeyyetzade” isminin zamanla “Meyyitzade” ye dönüşerek efsane olabileceği iddialarını kuvvetlendiriyor. Çözülmesi gereken muamma Fakat, caminin sağ tarafından duvarına yapışık (1.990/1582) olan Müeeyyedzade Yazıcı Mehmet Efendi’nin kabri de bulunmaktadır. Burada yatan kişi Katip Mehmet Efendi ise diğer türbede yatan Katip Mehmet Efendi kimdir? İki ayrı Katip Mehmet Efendi mi vardır? Hande Koçyiğit - İstanbul Ajansı , BEN EVLADIMI ALLAH’A EMANET ETTİM Evliya Çelebi’nin seyahatnamesine yansıyan rivayete göre 1596’da Sultan 3. Mehmet, sefere çıktığında eşi hamile olan bir asker de savaşa çağrılır. Lohusa Hatun’un eşi, Sultan 3. Mehmet’in 1596 yılında yaptığı Eğri Seferi’ne çağırılmıştı. Fakat o esnâda hanımı hâmileydi ve doğumu da bir hayli yaklaşmıştı. Bununla beraber Allah yolunda cihâdı her şeyin üstünde tutan cengâver baba, sefer hazırlıklarını tedârik etti ve hâmile hanımıyla şefkat ve muhabbet hisleri içerisinde helâlleşti. Asker, savaştan döndüğünde eşinin birkaç gün önce öldüğünü öğrenir ve üzüntüyle mezarın başına gider. İçinde bir umut vardır. Zira o giderken Allah’a şöyle dua etmiştir. “İlâhî! Senin yolunda gazâya gidiyorum. Mâlûmundur ki Sen’den başka kimsem yok! İlâhî! Şu vefâkâr ve çilekeş hanımımdan doğacak olan evlâdımı Sana emânet ediyorum. Lûtuf ve keremin­le onu muhâfaza eyle!” Ziyareti esnasında mezardan bebek sesi duyar. Çocuğun yaşadığı anlaşılır ve mezar açılır. Rivayete göre küçük bebek ölü annesini emerken bulunur. Sultan 3. Mehmet bu hikâyeyi duyunca çocuğun bakımını üstlenir, saraya aldırır ve Osmanlı’ya çok hizmet eden bir devlet adamı olur. Lakabı ise Meyyitzade’dir, yani “ölüden doğan” anlamına gelir. PADİŞAH ANNESİ İÇİN TÜRBE YAPTIRIYOR Lohusa Hatun’un mezarı daha sonra Padişahın emriyle türbe yapılıyor. Burası ileride küçük bir mezarlık haline geliyor. Hatta burada Evliya Çelebi’nin babası ve dedesinin gömülü olduğu aile sofası bulunuyordu. Bu mezarlığın bir ucu Galata Mevlevîhânesi girişine kadar dayanıyordu. Karaköy’ü Beyoğlu’na bağlayan Tünel 1876’da açılırken yukarı ucun önüne isabet eden birçok mezarlık kaldırılmıştır. OĞLU DA CAMİ YAPTIRDI Müeeyyedzade Camiî, İstanbul’un Beyoğlu ilçesi, Galibdede Caddesi, No:125 Kuledibi semtinde bulunmaktadır. Cami, Lohusa Hatun’un oğlu Müeyyetzade Yazıcı Mehmet Efendi tarafından 16. yüz yıllarında yaptırılmıştır.
Dini mimari

Muhammed El Ensari Türbesi

Medineli olup Eyyüp sultan hz’nin arkadaşı olduğu ve 2. kuşatmada Eyyüp Sultan hz ile gelen orduda bulunup burada şehid olan sahabelerden olduğu rivayet edilmektedir.Kabrinin bulunduğu yere Babul ensari veya Parmakkapı da denilmektedir.Anaduludan İstanbula feth e gelen mücahidler buraya Ensar dede derlermiş. Türbe çeşitli tamirler görmüş olup, son olarak Sultan 2.Mahmut Han tarafından genişletilerek 1835 yılında yeniden inşa edilmiştir.Türbe’nin giriş kapısı üzerinde Sultan 2. Mahmut Han’ın tuğrası vardır.Türbe’nin tamir kitabesinin metni Vak’anüvis Es’ad Efendi’ye hattı ise Hattat YEserizade Mustafa İzzet efendiye aittir. Kitabede şunlar yazılıdır. Hazreti Mahmut Han kim ol müceddid-hasletin Oldu bu yüzden yine halka keramatı ayan Bu mübarek türbenin tevsi’ine himmet edüp Eyledi şan-ısahabide riayet bi-güman Halid Bin Zeyd’e hemrah-ı gaza olmuş imiş Bu semiyy-i Hazret-i Peygamber-i ahir zaman Nur-bahş-ı meşhed oldukça bu zat-ı muhterem Ol şehin ikbalin efzun ide Rabb-i Müste’an Celb-i Kalb-i nas eder Es’ad bu tarih-i müfid Yaptı a’la Merkad-ül-Ensari’yi Şah-ı cihan 1251 (1835) Kaynaklar : İstanbul’da Bulunan Ashab-ı Kiram kabir ve makamları ; Cafer E. Babadağlı ; Sarayburnu Kitaplığı İstanbul ve Anadolu Evliyaları ; Mustafa Necati Bursalı ; Şifa yay İstanbul ve Anadolu Evliyaları ; Pamuk yay.
manzara

Piyer Loti Kahve

1879'da ilk romanı olan ve o dönemin Osmanlı Türkiye'sinden kesitler veren Aziyadé 'nin (Aziyade) yayınlanmasının ardından 1886'da Pécheur d'Islande'la (İzlanda Balıkçısı)'nı yayınladı. Loti, kendini edebiyat çevresine kabul ettirmiş bir yazar oldu. Daha sonraki yıllarda her yıl bir kitabı çıktı ve kitapları geniş kitlelerce okundu. 1891 yılında Fransız Akademisi'ne seçilen yazar 1910 yılında Légion d'Honneur nişanını aldı. İzlenimci bir yazar olan Pierre Loti'nin oldukça yalın bir dili vardı. Edebiyattaki bu izlenimciliği kişiliğini de derinden etkiledi. Derin bir umutsuzluğu dile getiren yapıtlarında aşkın yanı sıra ölüm duygusu da geniş yer alıyordu. Bütün bu umutsuzlukla birlikte içinde duyduğu insanlığa karşı şefkat ve acıma duygusunu yapıtlarına yansıttı. Birçok kez İstanbul'da bulunmuş olan Pierre Loti, İstanbul'a ilk kez 1876 yılında bir Fransız gemisiyle, görevli subay olarak geldi. Loti, Osmanlı yaşam biçiminden etkilendi ve pek çok eserinde bu etkiyi gösterdi. Aziyadé adlı romanına adını veren kadınla burda tanıştı. İstanbul'da bulunduğu zamanlarda Eyüp'te yaşadı. İstanbul'a hayran olan Pierre Loti, kendisini her zaman Türk dostu olarak nitelendirdi. 1913 yılında yazdığı La Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye) kitabıyla Batı politikalarını eleştiren Loti aynı yıl devlet konuğu olarak Türkiye'ye geldiği zaman, Tophane Rıhtımı'nda büyük bir törenle karşılanarak Sultan Reşat tarafından sarayda ağırlandı. Balkan Savaşları'da, I. Dünya Savaşı'nda ve sonrasında Anadolu işgalinde Avrupa'ya karşı hep Türkler'i savundu. Millî Mücadele döneminde Anadolu'daki direnişe destek vermesi ve kendi ülkesi olan işgalci Fransa'yı ağır bir dille eleştirmesiyle Loti, Türk halkının da sempatisini kazandı. Öyle ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi 4 Ekim 1921' de Pierre Loti' ye şükranlarını sunan bir mektup yolladı. Bununla birlikte Pierre Loti, 1920 yılında "İstanbul Şehri Fahri Hemşehrisi" olarak kabul edildi ve onun adını taşıyan bir de cemiyet kuruldu. Daha sonraları İstanbul'da Divanyolu'nda bir caddeye "Pierre Loti Caddesi" ve Eyüp'te bir kahvehaneye de "Pierre Loti kahvesi" adı verildi. Günümüzde bu kahvehanenin olduğu tepe de Pierre Loti Tepesi olarak anılmaktadır.
Waypoint

Rahmi Koç Sanayi Müzesi

Waypoint

RÜSTEM PAŞA HANI

çeşme/kaynak

SALİHA SULTAN ÇEŞMESİ

Azapkapı Saliha Sultan Çeşmesi, İstanbul Azapkapı'da Lale Devri sonrasında I. Mahmud'un annesi Saliha Sultan tarafından yaptırılan çeşme. Sokollu Mehmet Paşa Camii, Saliha Sultan Sıbyan Mektebi ve Yeşildirek Hamamı ile beraber bir külliye oluşturması için tasarlanmıştır.
Dini mimari

Sokollo Camii

AZAPKAPIDADIR.
Waypoint

Sokullu Mehmed Paşa Türbesi

Waypoint

Sütlüce Parkı

Waypoint

Şah Sultan Türbesi

Dini mimari

Ya Vedüd Camii

Yâ-Vedûd Caddesi üzerindedir. Haliç Köprüsü yapılana kadar, Yâ-Vedûd Camii karşısında idi. Sol tarafında eski Ayvansaray Karakolu bulunuyordu. Çevre yolunun yapımı sırasında şimdiki yerine nakledilmiştir. Arka ve yan tarafındaki mezarlık ise, Kirimi Çeşme Sokağına kaldırılmıştır. Nakilden evvel türbe, etrafı kesmetaş bir şeddin üzerinde idi. Sol tarafındaki üç basamaklı bir merdivenden sofaya çıkılıyordu. Merdivenin sol tarafında küçük ayna taşlı 1324 (1906) tarihli, Hazinedar şemsi Cemâl usta Çeşmesi vardı. Bu isimle çeşme bahsine bakınız. Sofanın etrafını kesmetaş babalı ve demir parmaklıklı bir korkuluk çeviriyordu. Türbe, kesmetaştan yapılmış olup kare planlıdır. Dokuz pencereden ışık alır. Çatısı ahşap ve kiremit döşelidir. Demir kapısı üzerinde şu kitabe vardır: Cennet-mekân Sultan Abdülaziz Han Hz. nin rûh-ı şerifleriy-çün Vâlidei muhteremden itmam ve ma'mûr eyledi. 1293 (1876) Türbeyi şimdiki şekli yle ve oğlu Sultan Aziz'in vefatından hemen sonra, yaptıran Pertevniyâl Valide Sultan'dır. İki pencere arasında ise şu kitabe vardır: Fâtih Sultan Mehmed Hân-ı Gazi ile Ma'an beraber teşrif eden Ayasofya Câmi'i şerifi'nde kerameti zuhur eden Eş-şeyh Abd'ül-Vedûd Dede. Eğrikapı karşısında Karabaş vaktinde sakka Tokmak Dede. Rakam yazılı değildir. Türbenin ön cephesinde ve pencere üzerinde şu yazı vardır: Hazret-i merkadi münevver Abd'ül-Vedûd 1293 Pertevniyal Valide Sultan Aksaray Camiinin banisi olup 27R. evvel-1300 (5-şubat-1883) tarihinde vefat etti. Kabri, Aksaray'da Camiinin yanındaki türbesindedir. Yâ Vedûd Türbesi karşısında, 1273 (1856) tarihli muhteşem çeşme de onundur. Türbede dört kabir vardır. Büyük ahşap sanduka Yâ Vedûd Hz. ne aittir. Arkasındaki mermer lahdin şahideleri yok olmuştur. Sol tarafında ise iki, şahideli kabir bulunmaktadır. Büyük sütun şahide üzerinde ki kitabe: "Rıhlet Udi dar-ı dünyâdan şehâdet ile o pir" diye başlamakta ve: "Elde şahid olan şâh Çavuş Mustafa Bin Ali 960 (1553) Dördüncü kabir üzerinde güzel dolamak bir kavuk vardır. şahidesi dört köşe ve incedir. Karanlık olduğu için ismi Abdürrahim olarak okunabildi. Rakam göremedim. Bir deniz ümerâsına ait olmalıdır. Hadikat'ül-Cevâmi'de, Eş-şeyh Abdülvedûd hakkında şu bilgi vardır: "Buhara erenleriyle İstanbulmuhasarasında bulunup fetihten sonra Ayasofya'da oturur iken, Ayvansaray dışında bir mescid bir zaviye yaptırıp vefatında Fâtih Sultan Mehmed'Hân-ı Gazi emriyle zaviyesi civarında defn olundu. Fî 860 (1456). Sonra hulefasından Tokmak Dede, vakfını tayin eylemişdir ki o dahi civarında gömülüdür. Gömüldüğü yer hâlâ Tokmak Tepe denmekle maruf mezaristandır." Haziresi çok perişan durumda olup bazı şahideler şunlardır: 1197 (1783). Sikkeli, Derviş İbrahim Efendi 1288 (1871). Mevlevi sikke kabartmalı, Ömer Bahri Efendi 1314 receb 5 (10, Aralık-1896). Etrafı parmaklıklı, Efahimi Rical-i Devlet-i Aliyye'den Suriye Vilayeti defterdarı Salim Beyefendi. 1319 (1901). Der Sa'âdet İstinaf mahkemesi azası Ahmed Nazım Bey. 1323 (1905). Haliç Der Sa'âdet vapurları kâtibi elhac İsmail Hakkı Efendi Kaynak: (Hadika 1/287) (Ayverdi, Fatih De. 3/532) (İ. Tanışık İst Çeşmeleri 1/270) (Koçu, İst Ans. 1/143) (E. Çelebi, Haz. Danışman 1/137. 2/60) (Ç. Uluçay, Padişahların Kadınları S: 124) (Si. Osm. 1/27)
Waypoint

Zal Mahmud Paşa Camii

Yorumlar

    Bu rotaya veya rotayı