Koordinat sayısı 441

Uploaded 31 Ocak 2020 Cuma

Recorded Ocak 2020

-
-
81 m
-0 m
0
5,6
11
22,56 km

369 kere bakıldı , 6 kere indirildi

yer Balıkhane, İstanbul (Türkiye)

Tarihî yarımada ya da Suriçi; Haliç, İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi ile çevrili olan; İstanbul şehrinin ilk kurulduğu ve geliştiği bölgeye verilen addır. Tarihî yarımadada ilk yerleşim yeri MÖ 685 yılında Megara'dan gelen Yunanlar tarafından Byzantion adıyla kurulmuştur.
Tarihî yarımada ya da Suriçi; Haliç, İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi ile çevrili olan; İstanbul şehrinin ilk kurulduğu ve geliştiği bölgeye verilen addır. Tarihî yarımadada ilk yerleşim yeri MÖ 685 yılında Megara'dan gelen Yunanlar tarafından Byzantion adıyla kurulmuştur. Tarih boyunca yarımadadaki şehir değişik adlarla anılmış; Türkler tarafından ele geçirildikten sonra ise Dersaadet ve İstanbul gibi adlarla anılmıştır.

Bizans döneminden kalma şehir surları yarımadanın batı sınırını oluşturmaktadır. Osmanlı döneminden bu yana yarımada Suriçi olarak da adlandırılmaktadır. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda İstanbul'un merkez ilçesi statüsünde bulunan bölgede 2008 yılına değin Fatih ve Eminönü olmak üzere iki ilçe bulunuyordu. Bu tarihte Eminönü Belediyesi fesholunarak Fatih ilçesine bağlandı.

Bölgenin tarihî yarımada olarak adlandırılmasının nedeni İstanbul'un en eski yerleşim yeri olmasının yanı sıra, içinde bulundurduğu sayısız tarihî eserdir. Bizans ve Osmanlı dönemlerinden kalma onlarca saray, cami, kilise, çeşme, dikiltaş ve konut tarihî yarımadanın simgeleridir.
15.910.168 m² yüzölçümü ile Tarihî Yarımada 12 Temmuz 1995 tarihli 6848 numaralı bir kararla I. derece arkeolojik, kentsel-arkeolojik, kentsel-tarihi sit alanı ilan edilmiştir.

View more external

Arkeolojik sit

1- TEKFUR SARAYI

Tekfur Sarayı, İstanbul'da bulunan Blaherne Sarayı kompleksinden günümüze kalan tek saray. İstanbul'da, Fatih İlçesi sınırları içerisinde kalan Edirnekapı semtinde; kara surlarına bitişik olarak inşa edilmiş, konum olarak Edirnekapı ve Eğrikapı arasında kalan kalın duvarlı saray “Tekfur Sarayı” olarak isimlendirilir. Tekfur Sarayı Müzesi Bizans döneminden kalan tek saray yapısı Tekfur Sarayı Müzesi Türkiye’ye ve dünyaya kapılarını açtı İmparatorluk Evi Bizans’ın ihtişamlı döneminde imparatorlar tarafından kullanıldı Bizans imparatorlarının 12. yüzyıldan itibaren kullandıkları imparatorluk sarayı Blahernai’nin bir parçası olarak uzun bir süre varlığını sürdürdü. Sarayın, kim tarafından, ne zaman yaptırıldığı kesin olarak bilinmiyor. Yapı, 16. yüzyılda Avrupalılar Konstantin Sarayı (Palatium Constantini), daha sonra Porfirogenetos Sarayı olarak adlandırılıyor. Çevresine hâkim bir mevkide, şehir burçlarının muhafazası altında bulunan tarihi bina, eski kaynaklarda “Yüksek Bir Saray” olarak da nitelendirildi. Tekfur Sarayı, Bizans saraylarının son ihtişamlı devrinde imparatorlar tarafından kullanılan saraylar arasında yer aldı. Muhtemel bir isyana karşı imparatorların korunması için ideal bir konumda bulunuyordu. İstanbul’a 57 sene süren Latin istilasında, Tekfur Sarayı ve çevresindeki diğer imparatorluk yapılarının neredeyse tamamı yakılıp yıkıldı. Binaların çatı kaplamasındaki kurşunlar dahi eritilerek Venedikli tüccarlara satıldı. Fetihte Alınan İlk İmparatorluk Binası İmparatorun ikamet ettiği Tekfur Sarayı, İstanbul’un fethinde öncelikli hedefler arasında yer aldı. Fetihte, şehre giren müfrezelerin aldığı ilk imparatorluk binası olarak tarihe geçti. Saray, Edirnekapı ve Eğrikapı arasındaki sahada fethin en sıcak muharebelerine şahit oldu. Saray, sonraki dönemlerde onarılarak çeşitli amaçlarla kullanıldı. Piri Reis’in çiziminde üstünde çatısıyla birlikte resmedilen Tekfur Sarayı, 17. yüzyılda tekrar harabeye döndü. Bazı kısımları fil ahırı ve hayvanat bahçesi olarak kullanıldı. Daha sonraları cam ve çini atölyesine dönüşen saray, ürettiği çinileriyle şöhret kazandı. Hatta birçok cami inşaatında “Tekfur Sarayı çinileri” tercih edildi. Kendi adıyla marka değerine ulaşan bu çiniler, Sultan III. Ahmed Çeşmesi, Hekimoğlu Ali Paşa Camii gibi tarihî yapıları süsledi. Kaşıkçı Elması Tekfur Sarayı’nda bulundu 20.yüzyılın başlarında dört duvardan ibaret olan saray, 1955-1970 yılları arasında geçirdiği tamiratlarla ayakta kalmayı başardı. Bir dönem şişehane olarak da kullanılan yapı, kentte bulunan en önemli cam üretim merkezlerinden biri oldu. Bu dönemdeki kâgir yapının çevresinde, mumhane, bakır kap kacak imalatı, fişek ve barut ile ilgili imalathaneler bulunuyordu. Topkapı Sarayı’nda ziyaretçileri kendine hayran bırakan Kaşıkçı Elması’nın Tekfur Sarayı’nda bulunduğu rivayet edildi. Tekfur Sarayı’nın Mimari Kurgusu Tekfur Sarayı’nın en etkileyici bölümü, sur hatları arasında avluya bakan kuzey cephesinde yer alıyor. Zemin kat, payeler arasında ikişerli gri granit sütunla desteklenen açıklıklarla avluya bağlanıyor. Yüzeyi geçme motifi ile süslenen sütunların üzerindeki impost başlıklardan bir parçası günümüze kadar ulaştı. Taşıyıcılığını kaybeden sütun ve başlıklar, 1955 yılında ve son restorasyonda yenilendi. Orta kat ve üst kat cephesinde üç sıra tuğla bir sıra taş ile inşa edilen kemerin altında pencereler bulunuyor. Bir penceredeki özgün söve örnek alınarak diğer pencerelerin mermer söveleri son restorasyonda tamamlandı. Orta katta, kemerler arasında kalan üçgen alanlarda, küfeki taşı ve tuğla parçaları ile yapılan zengin bir bezeme dikkat çekiyor. İki farklı renkte malzemenin kullanıldığı bu süslemeler, her bir kemer arasında farklı kompozisyon gösteriyor. Üst kattaki iki kademeli kemerin üzerinde iki sıra yeşil sırlı süs çömlekleri göze çarpıyor. Güney duvarda, yapının içine bakan kısımda kazamatlar yer alırken, dış cephenin ortasında, mermer konsollara oturan çıkmanın içerisinde ise küçük bir şapel bulunuyor. Bir kişinin ibadet edebileceği boyutlara sahip şapelin, sarayın bu bölümünü kullanan hükümdar ya da ailesine ait olduğu sanılıyor. Sarayın kısa kenarlı cephesinde, üstte taş konsollarla taşınan büyük ve geniş bir balkon kente bakıyor. Yapının diğer cephesi sur üzerindeki bir kule ile birleşik durumda bulunuyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından gerçekleştirilen son restorasyonda yapının çatısı yeni den üretilerek, alaturka kiremit ile kaplandı. Sarayın kemerli tonozlu alt katı ile üstteki ahşap katları tamamlandı. Üst katlara ulaşan merdiven ise eski yerinde modern bir tasarımla hazırlandı. İstanbul Kitapçısı İstanbul Kitapçısı’nın Tekfur Sarayı Müzesi şubesi için özel olarak, çini ve resim sanatçısı Gülen Kesova tarafından tasarlanan ve üretilen Cezerî Kasım Paşa Camii’ndeki Kâbe tasviri panosunun replikası, çini tabak, karo plaket vb. çini ürünler ile Kültür AŞ yayınlarından “İstanbul’un 100 Çini ve Seramik Sanatçısı”, “İstanbul’un 100 Müzesi”, “İstanbul’un Renkli Hazineleri – Bizans Mozaiklerinden Osmanlı Çinilerine” gibi seçkin eserler satışa sunulmuştur. Kafeterya da sıcak - soğuk içeceklerden ve atıştırmalık yiyeceklerden oluşan menüsüyle müzenin bahçesinde ziyaretçilerine hizmet vermektedir.
Dini mimari

2 - MİHRİMAH SULTAN CAMİİ

Mihr-î-Mâh Sultan Camii İstanbul'un Karagümrük semtinin Edirnekapı bölümünde surların hemen yanında bulunan cami. Banisi Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'dır. 1562-1565 yılları arasında Mimar Sinan tarafından yapıldı. Cami, medrese, bir çifte hamam, çok sayıda dükkândan meydana gelen bir çarşı (arasta), sıbyan mektebi, çeşme ve türbeden ibaret olup sur içindeki en yüksek yer olan Edirnekapı’nın iç tarafında hemen surların yakınında bulunmaktadır. İnşa tarihini veren bir kitâbesi olmadığından genellikle mimari özelliklerinden hareketle tarihlendirilmesine çalışılmıştır. Yapının, Kanûnî Sultan Süleyman’ın kızı olan Mihrimah Sultan için Mimar Sinan tarafından inşa edildiği çeşitli tezkirelerdeki kayıtlardan öğrenilmektedir. Caminin yerinde evvelce Aziz Ioannes veya Georgios adına bir kilise bulunduğu yolundaki iddia ise bir esasa dayanmaz. İbrahim Hakkı Konyalı tarafından Ankara’da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde (Mükerrer Defter, nr. 635, vr. 2b) bulunan önemli bir kayıt caminin yapım tarihini aydınlatmaktadır. İstanbul Kadısı Mevlânâ Pervîz Efendi’ye yollanan bu hükümden anlaşıldığına göre sâbık sadrazam Kara Ahmed Paşa vakıflarının mütevellisi Edirnekapı yakınında bir cami yaptırmak üzere hazırlıklara girişmiş, ancak buna izin verilmeyip aynı yerde padişahın kızı için evvelce alınmış olan cami inşası izni 970 Zilhiccesinde (1563) teyit edilmiştir. Yine İ. Hakkı Konyalı’nın 973 Ramazanına (1566) ait bir belgeden tesbit ettiğine göre (VGMA, Mükerrer Defter), Edirnekapı Camii’nin yapıldığı yerde bulunan ve istimlâk edilerek yıktırılan çeşitli vakıflara ait dükkân ve evlerin bedellerinin ödenmesi hususunda bir hüküm yazılmıştır. Bunların arasında Ahmed Paşa’nın eşi Fatma Sultan’a ait dört ahşap dükkân da bulunuyordu. Bu duruma göre caminin inşası 973’te (1566) tamamlanmıştır. Aynı defterde (vr. 85-95) Edirnekapı Camii’nin 978 (1570-71) tarihli vakfiyesi de bulunmuştur. Bu vakfiyede, cami ve önündeki on yedi hücreli medrese, çevresinde altmış iki dükkânla bir ev, yanında bir bakkal dükkânının vakfedildiği belirtilmiştir. Aynı defterde Mihrimah Sultan’ın 965 (1557-58) tarihli bir vakfiyesi daha görülmüş olup (vr. 93-125) bunda kızı Ayşe Sultan için de para vakfedildiği kayıtlıdır. Konyalı, ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Mihrimah Sultan’ın babasından önce 1558’de öldüğünü yazdığı halde M. Cavit Baysun bunu 1578’e kadar çıkarır. Edirnekapı Camii’nin tarihlendirilmesi hususunda çok önemli kaynak olan bu vakfiyelerin ilmî esaslara göre yeniden incelenerek yayımlanması gereklidir. Konyalı’nın yayımladığı belge Kara Ahmed Paşa Camii’ne aitmiş gibi bir tesir uyandırırsa da bu belgede ondan “müteveffa” olarak bahsedilmiştir. Esasen Topkapı’daki camisi de 1555’te idamından önce yapılmıştı. Öyle anlaşılıyor ki Edirnekapı’da yapılmak istenen cami Ahmed Paşa’nın değil dul zevcesi ve I. Selim’in kızı Fatma Sultan’ındır. Nitekim bu hanım sultan daha sonra Topkapı civarında Yenibahçe’ye inen yamaçta küçük bir cami inşa ettirmiştir. Cami. Evliya Çelebi XVII. yüzyılda camiyi şöyle tarif eder: “Edirnekapısı’nın iç yüzünde bir âlî zemin üzerine mebnî bir câmi-i âlîdir, sâir selâtin camilerinin kasrı makamındadır. Süleyman Han, kızı namına inşa ettirerek cemî-i masârifi hazîne-i şâhâneden sarfolunmuştur. Mihrap ve minberi ve mahfili gayet musannadır; amma hünkâr mahfili yoktur ve taşra haremi serâpâ çınar ağaçlarıyla sâyedar olmuştur. Dört tarafı medrese hücreleridir. Bir hamamı, bir çarşısı vardır, lâkin dârüzziyâfesi ve dârüşşifâsı yoktur. Minaresi bir tabakalı serâmed bir minaredir” (Seyahatnâme, I, 165). Eski İstanbul’un bir ucunda olmakla beraber bulunduğu yerin yüksekliği bakımından şehrin kara tarafından silüetine hâkim olan Edirnekapı Camii ile medresesi, Râşid Mehmed Efendi’ye göre 1131 (1718-19) tarihindeki bir zelzelede zarar görmüştür (Târih, V, 161). Hadîkatü’l-cevâmi‘de ise, “Yüz sene evvel vâki zelzelelerden birinde minaresi rahneyâb olmakla on sekiz kademesi hedm ve mâadâsı ile iktifa olunmuştur” denilmektedir. Böylece Evliya Çelebi’nin “serâmed” (uzun) dediği minare daha XVII. yüzyıl içinde kısalmış bulunuyordu. Çok şiddetli olan 1766 zelzelesinde de cami ve külliyesinin binaları zarar görmüş olmalıdır. Minare gövdesinin ince oluşu, 1247’de (1831-32) yapılan tamirde yeniden inşa edilmiş olabileceği ihtimalini hatıra getirir. Edirnekapı Camii 1894 zelzelesinde tekrar büyük ölçüde tahribata uğramış, evvelce tamamlanan minaresi gövdesinin yarısına kadar yıkılmış, devrilen parçalar son cemaat yerinin kubbelerinin üstüne düşerek bunların bir kısmının çökmesine yol açmış, camide de çatlamalar olmuştur. Vakıflar İdaresi tarafından girişilen tamir çalışmaları 1910-1912 yıllarına kadar sürmüştür. İ. Hakkı Konyalı, ilk keşifte tamir için 20.000 altın liralık bir tahsisat ayrıldığını bildirir. Cami Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1956 yılından itibaren onarılmış, bundan sonra da medreseleri ele alınarak restore edilmiştir. Edirnekapı Camii’nin 57 x 21,50 m. ölçülerinde dikdörtgen biçimindeki büyük avlusu, üç taraftan önleri revaklı medrese hücreleriyle çevrilidir. Fakat evvelce son cemaat yerinin önünde Üsküdar’da İskele, Tophane’de Kılıç Ali Paşa camilerinde olduğu gibi kalabalık cemaati korumak için yapılmış sundurmalar tamirlerde bütünüyle kaldırılmış, ayrıca yan cephelere bitişik sundurmalar da sökülmüştür. Avlunun ortasında, on altı sütuna dayanan bir saçağın örttüğü mermer havuzlu şadırvan bulunur. Son cemaat yeri kubbeli yedi bölüm halindedir. Bunların revak kemerlerinin ikisi granit, diğerleri ise mermer sütunlarla desteklenmiştir. Cami harimi dikdörtgen bir plana sahiptir. Ancak ortadaki ana namaz mekânı, iki yanlardaki kanatlardan her bir tarafta ikişer sütunla ayrılmıştır. Kubbeli üçer bölüm halinde olan bu yan kanatlar alçak olduğundan dört büyük kemerle desteklenen 20,25 m. çapındaki ana kubbe bütün binanın hâkim unsuru olmuştur. Gerek kubbe kasnağında sıralananlar, gerekse büyük kemerlerin iç dolgularındaki üç dizi halindeki pencereler harimin bol ışıkla aydınlanmasını sağlar. Kubbenin baskısını karşılayan dört kemer köşelerde ağırlık kuleleriyle desteklenmiştir. Yan kanatların içlerindeki mahfeller ise sütunlara oturan kemerler üzerinde bulunur. Kıble cephesi dışarıdan takviye duvarı ve payandalarla desteklenmiştir. Edirnekapı Camii plan bakımından Eyüp’teki Zal Mahmud Paşa Camii ile benzerlik göstermektedir. Camide oymalı güzel bir mermer minber vardır. Fakat iç süslemede çini kullanıldığına dair bir iz görülmediğinden evvelce çinilerle süslenmiş olduğu yolundaki söylentinin bir dayanağı yoktur. Kıble duvarı pencerelerinde mevcut renkli camlı alçı pencereler caminin ilk yapısına ait kabul edilmektedir. Minare, kürsünün üstündeki pabuç kısmında açıkça görüldüğü gibi aslında daha kalın gövdeli iken sonra ince olarak yapılmış, bu da 1894’te yıkılınca pabuca kadar indirilip esas ölçüsüne uygun olarak yeniden inşası gerekirken XIX. yüzyıl minareleri gibi ince olarak tamamlanmıştır. Fakat şerefe altı çıkmaları XVI. yüzyıl üslûbunda işlenmiştir ki bu bir restorasyon hatasıdır. Medrese. Bazılarına göre medrese caminin inşaatı bittikten sonra yapılmış, bu yüzden de surlara komşu olan tarafı tam simetrik olmayıp yamuk bir biçim almıştır. Ancak bu görüşe katılmak zordur. Çünkü medreseye daha 976 Zilkadesinde (1569) müderris tayin edildiğine göre bu tarihte faaliyete geçmiş demektir. Medresenin önündeki kubbeli revaklar avluyu üç taraftan sarmakla beraber bunlardan yalnız yanlardaki ikisinin gerilerinde kubbeli hücreler vardır. Bir tarafta on iki, diğer tarafta on hücre sıralanır. Sağdaki hücrelerin arkasında ise helâlar yer alır. Medresenin en mühim özelliği bir dershane bölümünün olmayışıdır. Böylece derslerin camide yapıldığı anlaşılır. Vakfiyede medrese odaları on yedi olarak kayıtlıdır. Bugün bu sayı daha çok gibi görünmekteyse de hücrelerden ikisinin eyvan biçiminde avluya açık olduğu, diğer ikisinin giriş dehlizleri yanında bulunduğu, birinin de üçgen şeklinde ve kullanışsız olduğu düşünülecek olursa sayı vakfiyeye uyar. Rûmî 20 Ağustos 1330’da (2 Eylül 1914) yirmi hücreli ve “kadro harici” olarak kaydedilen medresenin her odasında iki öğrencinin barındırılmasının mümkün olduğuna işaret edilir. Ancak bu belgede binanın bazı eksikleri olduğundan etrafında bulunan boş arazide yeni bir medrese yapılması teklif edilmiştir. 22 Kânunuevvel 1334 (1918) tarihli bir notta ise içinde yangın felâketzedelerinin barındıklarına işaret edilir. Kâzım İsmail Gürkan, kaynağını ve tarihini vermeden medresenin bir ara hastahane olarak da kullanıldığını bildirir (Gureba Hastanesi Tarihçesi, s. 3). Sıbyan Mektebi. Türbenin bitişiğinde yapılmıştır. Ortada kubbeli bir mekânı, bunun yanında kemerle ayrılmış aynalı tonozlu bir başka mekânı vardır. Esas derslik bölümü ise kubbeli kısımdan kapı ile geçilen ocaklı ve üstü aynalı tonozla örtülü bir mekândır. Uzun yıllar harap durumda kalan bu sıbyan mektebi 1960’larda tamir edilerek yok olmaktan kurtarılmıştır. İ. Hakkı Konyalı sokak tarafındaki duvar üstünde, “Yaptı Mihrimah Sultan / Mekteb-i ibtidâî-i sıbyan” şeklinde bir yazı gördüğünü bildirir. Ancak bu yazı geç bir döneme ait olmalıdır. İstanbul sıbyan mekteplerinin 1925’e doğru yazıldığı anlaşılan listesinde arsa haline gelmiş olanların da zikredildiği halde bu mektebin bulunmayışı şaşırtıcıdır. Çarşı. Vakfiyede de bahsi geçen dükkânlar külliyenin çarşısını meydana getirmekteydi. Sayıları bu belgede altmış iki olarak gösterilen dükkânların büyük bir kısmı bugün ortadan kaldırılmış, pek azı ise caminin arka tarafında kalmıştır. Türbe. Sıbyan mektebinin bitişiğinde dikdörtgen planlı 16,60 m. kadar uzunlukta evvelce üstü ahşap çatı ile örtülü olan bir türbe bulunmaktadır. Burada Mihrimah Sultan’ın kızı Ayşe Sultan’ın kocası Ahmed Paşa ile diğer ailesi mensuplarının kabirleri vardır. Tezkiretü’l-ebniye’den öğrenildiğine göre Ahmed Paşa Türbesi de Mimar Sinan’ın yapısıdır. Son yıllara gelinceye kadar çok harap durumda olan türbe sıbyan mektebiyle beraber tamir edilmiş, ancak üstü kapatılmadığından dört duvar halinde kalmıştır. Hamam. Ahmed Refik tarafından yayımlanan, İstanbul kadısına gönderilmiş 11 Muharrem 973 (7 Ağustos 1565) tarihli bir hükümden anlaşıldığına göre Edirnekapı Camii yapıldığında kıble tarafında bir de çifte hamam inşa edilmiştir. Külliyeye ait önemli yapılardan biri olan bu hamam günümüzde Edirnekapı’ya ulaşan ana caddenin kenarındadır. Daha 1917’de kullanılmadığı bilinen ve bir süre çok harap durumda kaldıktan sonra soyunma yerleri iplik fabrikasına dönüştürülen, 1960’lı yıllarda sahibi tarafından tamir edilerek yeniden işletmeye açılan hamam birbirine bitişiktir. Her ikisi de aynı plana göre inşa edilmiştir. Kare biçimli soyunma yerlerini aynalı tonozlu ve oldukça ufak ılıklık kısımları takip eder. Sıcaklık her iki kısımda da dört eyvan şemasına göre yapılmıştır. Arka tarafında tuğladan yüksek bir külhan bacası yer alır. Günümüzdeki dış görünüşü bakımından Edirnekapı Hamamı Sinan yapılarının üslûbuna pek uygun olarak restore edilmemiştir. Glück’e göre soyunma yeri olan büyük çifte mekânların esasında kubbeli olması gerekir. Bir zelzelede yıkıldığı düşünülen bu kubbelerin yerlerini halen ahşap çatılar kapatmaktadır. Edirnekapı Camii, Mimar Sinan’ın tek kubbeli camiler tipinde meydana getirdiği en büyük mimari eserdir. Caminin bir medrese ile birleştirilmesi ve yanlardaki kanatlar gibi yenilikler bu sade ve basit görünen tipi zenginleştirmiştir. Külliyenin unsurlarının düzenlenişi de dikkat çekicidir. Fakat Edirnekapı Camii’nin en önemli özelliği, mimarisinin tasarlanmasındaki farklılıklar yanında yapıldığı yerin seçiminde görülür.
Arkeolojik sit

3 - YEDİKULE

Yedikule, İstanbul'un Fatih ilçesine bağlı mahallelerden biridir. Eski bir Rum semti olan Yedikule, Marmara Denizi kıyısında, Fatih'in Kocamustafapaşa ve Zeytinburnu'nun Kazlıçeşme semtleri arasında yer alır. Adını, tarihî yarımadayı çevreleyen İstanbul surlarının semtte bulunan yedi kulesinden almaktadır Zindanın kuruluşu ve Altın Kapı Yapının iç avlusu, ortada bir minare ve çeşme kalıntısı, karşıda Altınkapı Yedikule, aslında adı gibi bir zindan oluşturmak amacı ile değil, Bizans'a misafir gelen kralları ve yabancı sarayların mensuplarını ihtişamlı bir şekilde karşılamak için yapıldı. Türk Tarih Kurumu'nun yaptığı araştırmalara ve elde edilen tarihi verilere göre, başlıkta belirtilen Altın Kapı'yı bir zafer takı olarak dönemin Bizans İmparatoru Theodosius inşa ettirdi. Theodosius'tan sonra tahta geçen oğlu da dört tane yüksek gözlem kulesinden oluşan bir kaleyi kapı ile birleştirdi. Fatih Sultan Mehmet dönemi Tüm dünya tarihine çağ atlatan İstanbul'un Fethi ile şehri eline geçiren Fatih Sultan Mehmet, yapıya üç kule daha ekler ve tam yedi tane kule olur. Ayrıca kaleye surlar da ekletip kuleleri bağlayan padişah, burada bir garnizon oluşturdu. Böylece Bizans ve Osmanlı uygarlıkları bütünleşmiş oldu. Padişah yapıtın temizliği ve onarımı için bölgeye malzeme desteği de sağladı. Yedikule Zindanları'nın kronolojisi Yedikule Zindanlarının 1685 yılına ait tasviri 532- Latin İstilası sırasında Altın Kapı büyük zarar gördü. Ama onarımı sadece 1 yıl sürdü. 868- Yedikule'deki mermerlerin oluşturduğu kulelerin arasında yer açılarak buralar hapishane olarak kullanıldı. 1458-1789- Hazine-i Hümayun'un (Osmanlı hazinesi) bu yapıda tutulmaya başlandı. 1430-1800- Kuleler Devlet Hapishanesi olarak kullanılıyordu. 1766-İstanbul'da olan deprem sonucu hasar görmüştür fakat onarılmıştır.[1] 1851-Abdülmecit döneminde hayvanat bahçesi olarak kullanıldı. 1871-1875- Yedikule bu yıllarda Kız Sanat Evi idi. 1876- Bu dönemde ilan edilen Birinci Meşrutiyet sürecinde hapishane olarak kullanılması istenmiş fakat bu gerçekleşememiştir. 1968- Bu tarihten beri Yedikule Zindanları, İstanbul Hisarlar Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı kalmıştır. 2004- Yedikule Hisarı özel bir şirkete devredildi 2004- Şehristanbul Derneği kanunsuz bir şekilde devredilen Yedikule Hisarı'nın devir kararının iptali için Mahkemeye başvurdu 2006- İstanbul 1. İdare Mahkemesi Şehristanbul Derneği'nin başvurusunu kabul etti ve Maliye Bakanlığı tarafından özel bir şirkete devrettiği kararını oybirliğiyle iptal etti. 2008- Danıştay 13. Dairesi 24.12.2008 tarih ve 2008/8294 No'lu kararı ile İstanbul 1.İdare Mahkemesi'nin kararını onadı Zindanların adını aldığı yedi kule Bir kulenin iç yapısı Dört tane Bizans İmparatorları'nın, 3 tane de Fatih Sultan Mehmet'in yaptırdığı yedi adet kuleden adını alan bu tarihi yapıtın her kulesine isim verilmiştir. Bu kulelerin isimleri ve kısa tarihçeleri şöyledir: Genç Osman Kulesi Bu kulenin Osmanlı tarihinin en genç padişahlarından Genç Osman'ın adını alma nedeni aslında padişahın katledildiği yerin bu bölgenin ikinci katında olmasıdır... Cephanelik Kulesi Adından da anlaşılacağı gibi devlete bağlı olduğu süreçte cephane deposu olarak kullanılmıştır. Ayrıca iki hapishane dışında devlet suçlularının hapsedildiği zindanlardan da birisiydi. Yapıyı ziyaret ettiğinizde kirişle tutturulmuş ahşap katları görebilirsiniz. III. Ahmet Kulesi Bu kule günümüze kadar dayanamamış ve depremlerle yıkılmıştır. Devrimci padişah III.Ahmet'in adını almasının sebebi yapım ve onarımına bu padişah tarafından büyük katkı yapmış ve katlarının kirişlerle tutturulmasını sağlamış olmasıdır. Hazine Kulesi Hemen üstteki başlık Yedikule Zindanları'nın Kronolojisi'nde de göreceğiniz gibi bu hisar bir dönem hazinelerin muhafaza edildiği yerdi. Devletin sahip olduğu bu hazine, Hazine Kulesi'nde tutulurdu. Fakat daha sonra III. Murat döneminde hazine saraya aktarıldı. Kulenin tarihindeki bir diğer olay ise, hemen yanında bulunan Yanan Kasır köşkünde çıkan yangından etkilenmesi fakat daha sonra onarılmasıdır. Köşkün "yanan" sıfatını almasının sebebi de bu yangındır. Zindan Kulesi Kitabeler Kulesi adıyla da anılır. Zindan olarak kullanılan iki kuleden birisidir. İçinde bulunan ahşap katlar çıkan yangınlarda yanarak hasar görmüştür. Top Kulesi Yangında yanan bir diğer kuledir. Hapishane olarak da kullanılmıştır. Bayrak Kulesi Altın Kapı'nın üstündeki kuledir. Yedi kule arasında en sağlam olanıdır. Sancağın dalgalandığı yer olması nedeniyle yeniçeriler burada nöbet tutardı. Sağlamlığını günümüzde de korumaktadır.
Bilişim

4 - ÇATLADIKAPI

ÇATLADIKAPI NEREDEDİR? Çatladıkapı, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda Fatih ilçesinde bulunan bir semttir. Bir kıyı semti olan Çatladıkapı'nın kesin sınırları çizilememekle birlikte, idari olarak Küçükayasofya mahallesinin sınırları içinde yer aldığı söylenebilir. Çatladıkapı, Ahırkapı ve Kadırga semtleri arasında yer alır. Kendisine ait bir muhtarlığı yoktur. Semtin adının 1532 İstanbul depreminde semtten bulunan surlarda büyük bir çatlak oluşmasıyla yerleştiği sanılmaktadır. Ayrıca Bizans tarafından inşa edilen Bukoleon Sarayı da bu semtte bulunuyor.
Dini mimari

5 - KÜÇÜK AYASOFYA

Küçük Ayasofya Camii, İstanbul'un Küçük Ayasofya semtindeki cami. Bizans İmparatoru I. Justinianus ve karısı Theodora tarafından 527-536 yılları arasında Aya Sergios ve Bachos Kilisesi adıyla yaptırılan kilise 1497'de sultan II. Beyazıt Topkapı Sarayı Darüssaade ağası Hüseyin Ağa döneminde camiye çevrilmiştir. (Justinianos/Iustinianus) ve karısı Theodora tarafından 527 senesinde yapımına başlanan kilisenin inşaatı 532 yılındaki Nika Ayaklanması sırasında zarar görünce ancak 536 yılında tamamlanabilmiştir. Kilise ismini Hristiyanlığa geçtikleri için işkence ile öldürülen ve daha sonra azizlik mertebesine getirilen Sergios ve Bakhos isimli iki askerden almıştır. Efsaneye göre; İmparator I. Anastasios (Anastasius)’a karşı bir komploya karıştıkları iddiasıyla idama mahkum edilen Jüstinyen ve amcası Justin sabah gerçekleşecek olan idamlarını beklerken, o gece Aziz Sergios ve Aziz Bakhos İmparator Anastasios’un rüyasına girmiş ve onların suçsuz olduklarını söylemişlerdir. Bundan etkilenen imparator da Jüstinyen ve amcasını affetmiştir. Jüstinyen tahta geçtiğinde ise bu iki azize olan minnetini göstermek için bu kiliseyi inşa ederek kiliseye Aziz Sergios ve Aziz Bakhos’un adlarını vermiştir. Küçük Ayasofya - 7Bir başka efsaneye göre ise; İmparator I. Anastasios’tan sonra tahta geçmesi için ordu tarafından, saray muhafızlarının komutanlığını yapmış ancak okuma yazması dahi olmayan köy kökenli Justin seçilmiştir. I. Justin ise hükümdarlığının sonunda varis olarak yeğeni Jüstinyen’i bırakmıştır. Tahta geçen Jüstinyen’in eşi Theodora cambazhane dansçısı olması sebebiyle Roma aristokrasisinin tepkisini çeken ve hafifmeşrep olarak görülen bir kadındır. Theodora’ya tepki gösterenler arasında Roma aristokrasisinin güçlü kadınlarından ve sanatın koruyucusu olarak ünlenmiş olan Anikia Juliana da vardır. Juliana tepkisini göstermek için farklı bir yol seçer; Roma aristokrasisinin gücünü ve dindarlığını göstermesi amacıyla 251 yılında öldürülen Melitene (Malatya)’li Aziz Polyeuktos adına görkemli bir kilise inşa ettirir: Ayios Polyeuktos. Bugün İstanbul Belediyesi’nin bulunduğu civarda inşa edilen bu kilise günümüze ulaşamamıştır; 1010 depreminde hasar görmüş, Küçük Ayasofya - 91204’te şehre giren Latinler tarafından yağmalanarak kutsal emanetleriyle birlikte sütunları ve bazı mimari parçaları Venedik’e taşınmıştır. Venedik’e getirilen bu parçalar San Marco Bazilikası’nda kullanılmıştır. San Marco’nun ünlü Akka Sütunları, adının düşündürdüğü gibi Filistin’deki Akka şehrinden değil İstanbul’daki Polyeuktos Kilisesi’nden gitmiştir. Anikia Juliana’nın bu görkemli tepkisine Theodora’nın yanıtı ise Sergios ve Bakhos Kilisesi ile olmuştur. Theodora’nın monofizit eğilimlerinin, kiliseye Refesa kentinin koruyucu azizleri olan Sergios ve Bakhos’un isimlerini vermesinde etkili olduğu sanılır. Küçük Ayasofya ile ilgili anlatılan olaylardan bir diğeri ise şöyledir; 551 yılında Papa Virjil dini bir sorunu halletmek için İmparator Jüstinyen’le görüşmek üzere İstanbul’a gelir. Görüşmeler neticesinde sorun çözülemediği gibi Papa’nın sorun karşısındaki tavrı İmparator’un hoşuna gitmez, bir yandan da Papa’nın sahip olduğu hakimiyet ve nüfuz imparatoru rahatsız eder. İmparator’un niyetini fark eden Papa hayatını emniyete almak amacıyla İstanbul’da ikamet ettiği saraydan ayrılarak Sergios ve Bakhos Kilisesi’ne sığınır. Buna rağmen İmparator Papa’nın tutuklaması emrini verir. Emri yerine getirmek için kiliseye giren askerleri gören Papa apsisteki mihraba sarılır, askerler kendisini ayaklarından saçlarından sakalından çekmeye başlarlar fakat Papa direnerek tutunduğu yeri bırakmaz. En sonunda mihrap yerinden kopar ve askerlerin üzerine yıkılır. Askerler bunu ilahi bir işaret olarak görmüş olacak ki Papa’yı bırakarak oradan uzaklaşırlar. Küçük Ayasofya - 2Sergios ve Bakhos Kilisesi, ilerleyen tarihlerde de şehrin en önemli kiliselerinden biri olarak kabul edilmiştir. Sarayın ileri gelenlerinin senede bir defa buraya gelerek büyük bir anma töreni düzenlemesi gelenek halini almıştır. 9. yüzyılda kilise Latin rahiplere terk edilir. O dönemin en ileri gelen baş rahiplerinden “Havuzlu Falcı” namıyla anılan rahibin parlak tunçtan bir havuzun içine bakarak gelecekten haberler verdiğine inanılırdı. I. Jüstinyen dönemi Doğu Roma için adeta bir rönesans niteliği taşımaktadır. Bir çok alanda görülen yenileşme ve ilerleme kendini mimaride de göstermiş, çeştli deneysel eserler verilmiş, İstanbul farklı ve iddialı bir çok yapı ile donatılmıştır. Sergios ve Bakhos Kilisesi de bu eserlerden biridir. Yapı kareye yakın asimetrik bir dikdörtgen formundadır. Bu asimetrik şeklin sebebi tam olarak bilinmemektedir. Ancak bazı kaynaklarda bu çevrede Büyük Saray’ın bir pavyonu olan Hormisdas Sarayı’nın ve Aziz Petrus ile Aziz Pavlus adlarına yapılmış bir kilisesinin bulunduğundan bahsedilir. Bu yapıların tam yerleri bugün bilinmese de Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin bu yapıların arasına sıkıştırılmış olması sebebiyle asimetrik bir dörtgen olarak inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir. Küçük Ayasofya Camii'nin PlanıDikdörtgen yapının içine sekizgen oluşturacak şekilde yerleştirilmiş sütunların üstünü kaplayan dalgalı ana kubbe, dört yarım kemer ve dört yarım kubbe ile desteklenmiş böylece yapının iç mekanının genişlemesi sağlanmıştır. İlk defa kullanılan bu yarım kubbe modeli sayesinde hem iç mekanlarda ekstra bir genişlik sağlanmış hem de büyük kubbelerin ağırlığının yandaki yarım kubbelere aktarılması sayesinde daha büyük ana kubbeler yapılmasının yolu açılmıştır. Bu açıdan Küçük Ayasofya kendinden birkaç yıl sonra inşa edilecek olan “Büyük” Ayasofya’nın küçük ölçekli bir denemesi olmuştur. Ayasofya gibi anıtsal bir yapı ile başarısını kanıtlayan yarım kubbeli model İstanbul’un fethinden sonra Türk mimarisini de etkileyerek bugünkü camilerimizin alameti farikası olan kubbeli görüntünün de temelini oluşturmuştur. İstanbul’un fethinden önce Türk cami mimarisi kare yapı üzerine yerleştirilen görece küçük çaplı kubbelere dayanmaktaydı. Büyük bir cami yapılmak istendiğinde ise bu yapılardan bir kaçı yan yana getirilir yani yapı birbirinden bağımsız yan yana dizilmiş bir çok kubbe ile örtülmüş olurdu. Ayasofya’nın dolayısıyla Küçük Ayasofya’nın etkisinden sonra ise yarım yan kubbeleri kullanmaya başlayan Türk mimarlar Süleymaniye’deki gibi devasa ana kubbeler ve birbirlerini destekleyerek aşağı doğru inen yarım kubbelerden oluşan kubbe şelaleleri inşa etmişlerdir. Aynı şekilde Küçük Ayasofya’nın kubbesinin oturtulduğu sekizgen yapı şekli de Türk mimarlar, özellikle Mimar Sinan tarafından bir çok eserde kullanılmıştır. Örneğin Rüstem Paşa ve Selimiye camilerinde kubbenin sekizgen yapı üzerine oturtulmuş olduğunu görmekteyiz. Küçük Ayasofya - 44Jüstinyen, İtalya seferinin kısmi başarısından sonra tekrar Roma topraklarına katılan Ravenna kentinde San Vitale adında bir kilise daha inşa ettirmiştir. 547 yılında tamamlanan bu kilisenin planı Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin planının aynısıdır. Daha ilginç olanı ise Kutsal Roma German İmparatorluğu’nun kurucusu olan Şarlman (Büyük Karl / Charlemagne) imparatorluğunun başkenti olarak ihya ettiği Aachen şehrine büyük ve görkemli bir katedral inşa ettirmiştir. Aachen Katedrali veya İmparatorluk Katedrali olarak adlandırılan bu yapının planları da San Vitale Kilisesi’nin planlarının örnek alınması sebebyle Sergios ve Bakhos Kilisesi ile aynıdır. Yani bir yanda Süleymaniye ve Selimiye camileri diğer yanda Aachen Katedrali. İki farklı medeniyetin geliştirdiği iki farklı mimari ve bu iki farklı mimarinin vermiş olduğu birbirlerine hiç benzemeyen bu anıtsal eserler, aslında hepsi İstanbul’daki mütevazı Küçük Ayasofya’dan türemiştir. Küçük Ayasofya - 37İstanbul’un Roma döneminden kalan en eski ibadethanesi olan Küçük Ayasofya henüz daha inşaat halindeyken 532 yılında çıkan Nika İsyanı sırasında zarar görmüştür. Ardından 9. yüzyıldaki ikonoklazm döneminde bazı iç süslemeleri zarar görmüş ama aynı yüzyıl içinde onarılmıştır. En büyük zararı ise 1204 yılındaki Latin İstilası döneminde görmüştür. İstanbul’un fethinin ardından kilise hemen camiye çevrilmemiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde kilise olarak kullanılmaya devam edilen yapı II. Bayezid döneminde kimilerine göre 1497 kimilerine göre ise 1504 yılında sarayın Bâbüssaâde Ağası (Kapı Ağası) Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiştir. Küçük Ayasofya adı yapının camiye çevrilmesinden önce asıl Ayasofya ile olan benzerliği sebebiyle mahalle halkı tarafından verilmiştir. Camiye çevrildikten sonra da Hüseyin Ağa’nın adı yerine bu isimle anılmaya devam etmiştir. Küçük Ayasofya - 27Yapının camiye çevrilmesi sırasında tüm iç süslemeleri değiştirilmiştir. Yapıldığı dönemde tamamen mermer ve mozaiklerle kaplı olduğu düşünülen iç mekan bugün sıva ile kaplı haldedir. Ancak dantel gibi işlemeli sütun başlarında Jüstinyen ve Theodora’nın monogramları ile üst galeri zemini hizasından tüm iç mekanı çevreleyen akantus yapraklarıyla süslü friz üzerindeki Yunanca yazılar görülebilmektedir. Bu yazılarda “Dindarlığı teşvik eden Aziz Iustinianus’umuz ve Tanrı’nın taçlandırdığı Theodora…” gibi ifadeler ile İmparator ve eşi övülmüştür. Aziz Sergios hakkında da övgüler bulunan yazılarda Aziz Bakhos’tan söz edilmez. Frizdeki yazının tam metni şöyledir; “Başka hükümdarlar, eserleri hiç bir fayda temin etmeyen fânilerin namını yücelttikleri halde, hükümdarımız Jüstinyen, bütün mahlukatın yaratıcısı Mesih’in kulu olan ve imanı da ne alev, ne kılıç ve ne sair işkencelerle sarsılmayan ve Mesih’in aşkına ölümü hoş görüp kanını dökerek ebedi hayata liyakat kazanan Sergios’u Küçük Ayasofya - 31yüceltmek ve saygı göstermek ve halkın da dindarlığa rağbetini temin etmek için bu yüce binayı yaptırdı. Müteyakkız hükümdarımızın devletini Sergios daima muhafaza ve himaye etsin ve şefkati büyük olan ve fukarayı beslemekteki mesaisinde yorulmak bilmeyen ve Tanrı tarafından taçlandırılmış olan Theodora’nın kudretini arttırsın.”
Train stop

6- SİRKECİ GARI

Sirkeci Garı, Türkiye'nin İstanbul şehrinde yer alan bir tren istasyonudur. II. Abdülhamid devrinde inşa edilen gar, Avrupa Yakası'nda Sirkeci semtindedir. TCDD'nin, Haydarpaşa Garı ile birlikte İstanbul'daki iki ana istasyonundan biridir. 2015'te İBB'ye devredilmiştir İstanbul’un kültür zenginliğine tartışılmaz bir güzellik katan iki eski tren garından biri olan Sirkeci Tren Garı, II. Abdülhamid’in dönemini simgeliyor. İstanbul’un Avrupa’ya açılan kapısı Sirkeci Garı’nın temeli, 11 Şubat 1888 günü büyük bir törenle atıldı ve gar, 3 Kasım 1890’da hizmete açıldı.[2] 19. yüzyıl sonlarından Avrupa kentleri arasından süzülerek geçen Şark Ekspresi’nin son durağı olarak yapılan Sirkeci Garı’nda Alman Mimar Jasmund’un imzası bulunuyor. Taş ve tuğlalarla örülmüş Bizans stili duvarı, Selçuk üslubunu yansıtan oymalı kapısı ve at nalı şeklindeki kemerli pencereleriyle bu yapı ketin kalabalığında, nadide bir biblo gibi duruyor. Alman mimarisine ait çizgiler taşıyan Sirkeci Tren Garı, II. Abdülhamid’in demiryollarıyla ulaşıma olan inancının bir ürünü olarak gösteriliyor.[
Dini mimari

7 - YENİ CAMİ

Bugün Eminönü denilen yerde bulunan Yeni Cami'nin temeli 1597 yılında atıldı. Sultan III. Mehmed'in tahta geçişiyle Valide sultan namı ile bütün nüfuz ve hükmü eline alan ve hatta siyasî işlere bile karışmaya başlayan Safiye Sultan, hayrat ve hasenatla şerefini yükseltmek arzusunu duyunca bir cami yaptırmaya karar verdi. Camiin inşası için seçilen Bahçekapı çevresi o tarihlerde gümrüğe ve limana yakınlığı dolayısıyla bir ticaret yeri, oldukça sıkışık, aynı zamanda bakımsız bir Yahudi ve Hıristiyan mahallesiydi. Camiin inşaat sınırları içinde bir kilise ve bir sinagog vardı. İstimlâk edilecek evlere iki kat bedel verilmesi; sinagog ve kilise yerine de iki harap mabedin tamiri kararlaştırıldı. Mimarlığa Ser Mimaran-ı Alem Davud Ağa getirildi. Davud Ağa, Mimar Sinan'ın yetiştirmelerindendir. Sinan'ın sağlığında bizzat yaptırdığı eserlere adını yazdırmak şerefine nail olmuştu. Eskiden surlarla çevrili olan Eminönü'nün dışa açılan bazı kapıları vardı: Bahçe kapısı, Çıfıt kapısı ve Balık pazarı kapıları. Bugün deniz ile cami arasında bulunan geniş alan ise tamamen denizle kaplıydı. İşte Yeni Cami'nin inşaat alanının böyle deniz seviyesinde ve dolma bir arazi olması nedeniyle temel çukurlarında su çıkmaya başlayınca gece gündüz demeden tulumbalarla bu su boşaltılmaya başlandı. Daha sonra Davud Ağa, Mimar Sinan'ın Büyükçekmece köprüsünde yaptığı gibi, büyük kazıklar çaktırıp, bunların başlarını kurşun kuşaklarla birleştirmiş ve binanın temel taşlarını bu tabanlara oturtmuştur. Bugüne kadar Haliç kıyılarında çökme ve kaymalar olmasına karşılık bu büyük eserin, birçok zelzelelerle ve dış etkiler dahil olduğu halde hiçbir arızaya uğramamış bulunması temellerinin salâbet ve mükemmelliğine delildir. 1598 yılında İstanbul'da meydana gelen bir veba salgınında Mimar Davud Ağa'nın Ölmesi üzerine, camiin mimarlığına Dalgıç Mehmed Çavuş getirildi. 1603 yılında III. Mehmed ve arkasından da Safiye Sultan'ın ölümü üzerine inşaat yarım kaldı. Yapı ilk pencere taklarına kadar yükselmişti. Aradan yıllar geçti ve çevreyi yine yahudi evleri kapladı, her yer mezbelelik halini aldı. 1660 yılında meydana gelen ve İstanbul halkını acı ve sefalet içinde bırakan yangından Bahçe kapısı çevresi de etkilenmiş, buralar harap hale gelirken Yeni cami de hasara uğramıştı. Bu sırada İstanbul halkına yardım için yangın yerlerini gezen Sultan IV. Mehmed'in validesi Turhan Sultan, bu camiin yarım bırakılmış duvarlarına rastladı. O sıralarda bir cami yaptırmayı düşünen Valide Sultan, bu abideyi kurtarmak düşüncesiyle 1660 yılında, yani inşaatın durdurulmasından 59 yıl sonra, duvarlarından bir sıra taş sökülerek yapıyı yeniden başlattı. Mimarlığına Ser Mimar-ı Hassa Mustafa Ağa tayin edilmişti. Nihayet camiin yapımı 1663 yılında tamamlandı. 5 Rebiül ahir günü mevlit okunup Cuma namazı kılınarak açılış töreni yapıldı. Bu törende Valide sultan, IV. Mehmet ve Köprülü "Fazıl Ahmed Paşa ile bütün vüzera ve ulema hazır bulundu. Turhan Sultan, oğlundan başlayarak bütün davetlilere kıymetli hediyeler dağıttı, Bütün devlet erkânı da en süslü, pahalı ve değerli halı ve avizelerle camii donattılar.Son yüzyıllarda buradaki ticarethanelerin çoğalması ve hatta dış avluyu bile istilâ etmesi üzerine, denize bakan dış avlu duvarları ve merdivenli kapı yıkılarak Yeni Cami çevresinin tüm Özellikleri kaybolmuştur. Yeni Camiin arka duvarlarının da tecavüze uğrayarak bugünkü duruma geldiği anlaşılmaktadır. Bugün Osmanlı Bankası'nın bulunduğu yerde, eskiden bir duvar ile bir avlu kapısı varmış. Yine İş Bankası'nın yerinde de eski Darü'l-Kurra bulunuyormuş. Darü'l-Kurra'nın batısındaki kapının üstünde bir Mekteb-i Sıbyan inşa edilmişti. Bu kapı ve mektep yıktırılarak sokağın ağzı türbelerin yanına kadar uzatıldı. Darü'l-Kurra'nın doğusunda bugün bile zevkle seyredilen güzel ve muazzam bir sebil vardır. Dikkate şayan üslubuyla mimarî tarihimizde büyük bir yeri olan Yeni Cami, çok orijinal planı ve fevkalâde tezyinatıyla tanınmış kasr ve türbe, devrinin en güzel eserlerinden olan sebil, Mısır çarşısı diye anılan kapalı çarşısı ile bugün herkes tarafından bilinmektedir. ​MİMARİ YAPISI: Yeni cami'nin plânı, Mimar Sinan'nın Şehzade Camiinde kullandığı plânın daha ayrıntılı bir şeklidir ve ortada büyük bir kubbeyi tutan dört ayak ile, yanlarda dört yarım kubbeden meydana gelmiştir. Kare bir alanı kaplayan bu merkezî kubbe ile dört yarım kubbenin köşelerinde kalan boşluklar, küçük tam kubbelerle Örtülmüştür. Yalnız avlu tarafında mevcut olan alt ve Üst galerinin ilâvesiyle bina dikdörtgen bir şekil almıştır. Kuzeydoğu ve güney batı uzun cephelerinde dıştan ve içten ufak sütunlara dayandırılmış ufak galeriler ve maksureler vardır. Cami alçak bir yerde kurulduğu için, oldukça yüksek bir su basmanın üstüne inşa edilmiştir. Buraya merdivenlerle çıkılmakta ve cümle kapılarından içeriye girilmektedir. Cami, diğerlerinde olduğu gibi bir harım ile şadırvan avlusundan ibarettir. Bu avlu kare bir alanı kaplamakta ve her kenarda 6'şardan toplam 20 sütun bulunmaktadır. Bu direkler 24 kubbeyi taşımaktadır. Avlunun ortasında gayet sanatlı sekiz köşeli, İstalaktitli başlıklara ve kemerlere dayanan kubbeli bir şadırvan vardır.Bu avludan oldukça nefis istalaktitlerle süslenmiş cümle kapısını geçerek İçeri girdiğimizde, camiin dört ayak üzerine oturmuş büyük kubbesini ve insanda sonsuzluk duygusu meydana getiren kavsinin altında kademeleşerek onu tutan yarım kubbeleri ve tali kemerleri görürüz. Cümle kapısının önündeki iç galeri 8,12,16 kenarlı ayaklara oturmakta ve biraz yayvan olan kemerler galeriyi esas harîrnden kısmen ayırmaktadır. Yan ve arka galerilere,yanlardaki istinat duvarları içindeki merdivenlerden çıkılmaktadır. Camiin tam ve yarım kubbeleri, kemerlerden sonra istalaktitli bir silmeyi müteakip inşa edilmiştir. Böyle bir geniş ve müzeyyen silme hiçbir camide tatbik edilmemiştir. Yeni Cami'de klasik nizamların biraz zayıfladığı ve bu yüzden kubbenin biraz daha sivri inşa edildiği gözlemleniyor. Bu durum içeride, esas kemerlerde ve yarım kubbelerde de vardır. Yine beher yarım kubbeyi tutan üçer kemer hiçbir abidede o zamana kadar tatbik edilmemiş sepet kulplu kemerlere benzeyen basık yuvarlak şekillidir. Camiin dış görünüşü Süleymaniye'ye göre biraz daha sivri ehramı şekli çok düzenli ve ahenkdardır. Büyük kubbe yarım kubbelere, onlar da daha küçük-kubbe ve kemerlere dayanmaktadır. Camiin Hünkâr mahfilinin altında maksurelerin dayandığı sütunlardan ayrı İki tane somaki mermer sütun vardır ki, Girit savaşı ganimetlerinden alınarak buraya konulmuştur. Renkleri kırmızımtrak sarı olan bu sütunlar oldukça makbul parçalardır. Mihrabın İki yanındaki balıksırtı küçük sütunlar çok güzel işlenmiş olmalarına rağmen, mihrabın ebadını çok dikey ve yüksek gösterdiklerinden, yerlerinde adeta fazladan duruyor hissini vermektedir. Yeni Cami'nin içindeki çiniler Sultanahmet Camiindekiler kadar çoktur. Ancak bu çiniler 16. yüzyılın fevkalâde çinileriyle kıyaslanamaz. Camiin zemin katı ile maksure katı duvarları ilk katın İstalaktitli silmelerine kadar çini ile kaplanmıştır. Bu çinilerin renkleri açık ve koyu mavi, beyaz ve az miktarda yeşildir. Mihrab duvarındaki pencere içi yan duvarlarında yine aynı çiniler varsa da, bir kısmı döküldüğünden yerlerine kırmızı renk bulunan çini levhalar eklenmiştir. Bu panolarda karanfil, gül, nar çiçeğine benzer çiçeklerle servi, stilize olmuş yaprak ve vazo şekilleri kullanılmıştır.Camiin mihrabı fazla süslü değilse de, minber oldukça güzel bir parçadır. Bu minberin yanlarındaki üçgen panolar renkli mermerlerden yapılmış ve beyaz mermerlere kakılmış bir nevi mozaik sularla çevrilmiştir. Mihrabın üstünde ve yanlarında bulunan üç alçı pencere de çok nefis ve ince işlenmiştir. Minberin sağında ve bunların karşısındaki altı alçı pencere de dikkatle korunmaya değer kıymettedir. Camiin avlu İçinde ve mihrabın karşısındaki cümle kapısından başka iki yanda da birer kapıları vardır. Avlunun da üç kapısı bulunmaktadır. Yeni Caminin doğu köşesinde şevli kemerin Üstündeki köşk ile, cami içindeki mahfel birbirine üç direkli bir galeri ile bağlanmıştır, bu galeriye aşağıdaki tören kapısından bir merdivenle çıkılır. Bu galeriden camiin içindeki kare mahfile girildiğinde, burada iki nefis mihrab ile karşılaşılır, Bu mihrablar küçüktür. Ayrıca burası çok güzel mermer ve çini İşçiliği ile süslenmiştir. Mahfilin cami içine bakan mermer parmaklığı da çok nefis bir eserdir. Dış galerinin duvarları da güzel çinilerle kaplanmıştır. Köşke girilen ve aşağıdan köşke çıkılan merdivenliğin kapıları tamamen sedefle İşlenmiştir. Köşke ufak bir kapıdan girilir ve bir antişambrdan sonra esas hole geçilir. Bu hol çok geniş bir koridora bağlanmıştır. Bu koridorun kuzey yönünde, yani Haliç manzarasına açık tarafta Valide Sultan'ın oturma, yatak odası ve bir tuvalet yeri bulunmaktadır. Buradaki odadan Bağaziçi, Beylerbeyi'ne kadar görünmektedir. Öbür yanda İse Galata ve Haliç sırtları seyredilir. Koridorun doğu tarafında meyilli bir tahtıravan yolu vardır ki, Bahçekapı'nın yanında açılan büyük kapıdan buraya çıkılır. Bu meyilli yolun sırtı Gömlekli kuleye dayanmakta ve burada bulunan zaviyeye yakın bir kıvrım yapan sur duvarlarına dayanmaktadır. Gömlekli kulenin içi dolu olduğundan, üstü o tarihlerden itibaren bahçe olarak kullanılmıştır. Bu mahfilin en önemli özellikleri plânının, alçı pencerelerinin, çinilerinin, tezyinatının ve inşaatının çok orijinal oluşudur. Camiin üçer şerefeli.oldukça mevzun olan iki minaresi vardır ve camii şadırvan avlusundan ayıran büyük cümle kapısı duvarının iki ucuna inşa edilmişlerdir.
Dini mimari

8 - AHİ ÇELEBİ CAMİ

Ahi Çelebi Camii Fatih ilçesinin Eminönü semtindeki bir camidir. ‘Kanlıfırın Mescidi’ ve ‘Yemişçiler Camii’ olarak da bilinir. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nin arkasında, Zindan Han yakınında ve Yoğurtçular sokağındadır. Banisi Ahi Mehmet Çelebi 'dir. Adı kaynaklarda Ahmed ve Mahmud olarak da geçmektedir. Hazreti Peygamber'in maneviyatta sabah namazını kıldığı ve kıldırdığı cami olarak da bilinen ve Yemiş İskelesi'nde 1539 ve 1653'te çıkan yangınlarda kullanılamaz hale gelen Ahi Çelebi Camisi, ikinci yangından sonra Mimar Sinan tarafından tamir edildi. 1894 depreminde de zarar gören ve onarım geçiren cami, Evliya Çelebi'nin ünlü seyahat rüyasını gördüğü cami olarak biliniyor. Ahi Çelebi Camisi İmamı Bayram Tekin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, camiyi Ahi Ahmet Çelebi'nin doktorluktan kazandığı parayla 1480 yılında yaptırdığını, Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde camiyi ''helal para ile yapılmış cami'' olarak anlattığını söyledi. Evliya Çelebi'nin rüyasını değinen Tekin, Evliya Çelebi'nin İstanbul'daki evinde uykuyla uyanıklık arasındaki rüyasında kendisini bu camide, minberin olduğu yerde gördüğünü ifade etti. Tekin, Çelebi'nin anlatımına göre, rüyasında yanına birinin geldiğini ve kendisinin Sa'd bin Ebi Vakkas olduğunu söylediğini aktararak, bu kişinin Evliya Çelebi'ye 'Birazdan buraya bütün peygamberlerin ruhları, bütün sahabe, bütün alimlerin ruhları gelecek en sonunda Peygamber Efendimiz, torunları Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin, Ehlibeyt ve Oniki İmam bu camiye gelip sabah namazı kıldırıp gidecek'' dediğini anlattı. Evliya Çelebi'nin rüyasında Hazreti Peygamber'in girdiği caminin nurla kaplandığını ifade ettiğini belirten Tekin, Hazreti Peygamber'in sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra Evliya Çelebi'ye ''kamet getir'' denildiğini ve Çelebi'nin Bilal-i Habeşi ile müezzinlik yaptığını anlattığını kaydetti. Tekin, Çelebi'nin Hazreti Peygamber'in sabah namazının farzını kıldırdıktan sonra kendisine 'Kalk, Peygamber'in elini öp ve iste ne istiyorsan' denildiğini dile getirdiğini söyleyerek, konuşmasını şöyle sürdürdü: ''Evliya Çelebi, 'Kalkıyorum Peygamberimiz'in yüzü kapalıydı, yüzünü açtı, o kadar güzel, o kadar heybetliydi ki birden hıçkırarak ağlamaya başladım' diyor. 'Resulullah'ın elini öptüm, bir büyükten ne istenmesi gerekiyorsa ben de onu yaptım' diye anlatıyor. 'Şefaat ya Resulullah' diyecektim, fakat heyecandan dilim sürçtü şefaat yerine 'seyahat ya Resulullah' dedim. Benim bu dil sürçmem Peygamber Efendimiz'in hoşuna gitti ve tebessüm ederek 'Şefaatim hak, seyahatin de mübarek olsun' dedi ve 'El Fatiha' diyerek camiden çıktı' diyor. Peygamber çıktıktan sonra Sa'd bin Ebi Vakkas camide en sona kaldı ve dedi ki 'Bak Evliya Çelebi, Peygamber'in şefaatini aldın, seyahat müsaadesi de aldın ve dünyayı gezmeye buradan başlayacaksın. Dünyayı ilk gezmeye sevgili İstanbulcağızımızdan başla' diyor.'' -Çift mihrabın hikayesi- Tekin, camide çift mihrap bulunmasının hikayesine de değinerek, mihrabın birinin Peygamberin maneviyatta sabah namazı kıldırdığı yer olduğunu ve orada bulunan ışığın da 24 saat yandığını söyledi. Camiye, Osmanlı zamanında mihrabın solunda küçük bir mihrap daha eklendiğini aktaran Tekin, bunun Peygamber'in namaz kıldırdığı yerde, imamdan başka kimsenin namaz kıldırmaması için yapıldığını söyledi. -Cuma hutbelerinde Çelebi'nin rüyası anlatılıyor- Bayram Tekin, her cuma hutbesinde Evliya Çelebi'nin bu rüyasını anlattığını dile getirerek, insanların nasıl bir yerde namaz kıldıklarının farkında olmasını istediklerini belirtti. Caminin tarihinde iki kez yandığını ve Mimar Sinan tarafından onarıldığını anlatan Tekin, Mimar Sinan'ın camide güçlendirme çalışması da yaptığını ifade etti.
Dini mimari

9 - PATRİKHANE

Fener Semti, Osmanlı’nın İstanbul’u fethettiği 1453 yılından sonra şehri terk etmemiş olan Rum ailelerin yaşadığı semtti. Bizans’ın en nüfuzlu ve soylu ailelerinden bazıları, fetihten sonra kendilerine bu semti mesken tutarak enfes konaklar inşa ettiler. Fener Rum Patrikhanesi’nin de buraya taşınması ve Fener Rum Erkek Lisesi’nin faaliyete girmesi ile semt altın dönemini yaşadı. Aya Yorgi Patrikhane Kilisesi, Türkiye'de İstanbul iline bağlı Fatih ilçesinin Fener semtinde bulunan ve Fener Rum Patrikhanesi'ne ev sahipliği yapan kilise. Aya Yorgi Kilisesi Fener Rum Patrikhanesi, tüm Ortodoks Dünyası’nın onursal merkezi. Patrikhane kompleksine adım attığınızda önce güzel bir avlu, sonrasında ise merkezdeki Aya Yorgi Kilisesi göze çarpıyor. Aya Yorgi Kilisesi muhteşem altın varaklı altarı ve yüzyıllara dayanan geçmişi ile göz kamaştırıyor.
Dini mimari

10 - BULGAR KİLİSESİ

Sveti Stefan Kilisesi bilinen adıyla Demir Kilise, İstanbul, Fatih'te, Balat'la Fener semtleri arasında Haliç kıyısında yer alan, Bulgar Eksarhhanesi'ne bağlı kilise. 2018'de yedi yıllık restorasyonun ardından tekrar hizmete girdi Mimari Özelliğiyle Dünyada Tek Olan Demir Kilise’nin Tarihçesi Adeta birer mezar taşı gibi yükselen beton yığınlarının, bilmem kaç yıldızlı alışveriş merkezlerinin ve gökdelenlerin semalarını kapladığ, dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan mahzun İstanbul’un bir köşesinde kalmış mücevherlerinden biridir Sveti Stefan Kilisesi. Haliç’in mavi sularının kıyısında, Ortodoks Bulgar Cemaati tarafından 120 yıl önce inşa edilmiş olan, Nam-ı diğer Demir Kilise “Hoşgörü bizim geleneğimizde var” sloganıyla uzun bir restorasyon sürecinden sonra yeniden açıldı. Biz de İstanbul’un incilerinden olan bu zarif kiliseyi, yapılış öyküsünü anlatarak tanıtalım istedik. Bir rivayet Rivayete göre, İstanbul’da yaşayan Bulgarlar 19. yüzyılda Rum Patrikhanesinden ayrılarak kendileri için bağımsız bir kilise yaptırmak isterler. Zamanın Osmanlı padişahına isteklerini arz ederler. Fakat Sultan Abdülaziz, Bulgarların Fener Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise yapmalarını istemez. Bulgarların isteklerini doğrudan reddetmemek için de “Kilise inşaatını üç ay içinde bitirmek koşuluyla izin veririm” der. Verilen ve tutulan söz Çünkü böyle bir inşaatın o dönemin koşullarında üç ayda bitirilmesi mümkün değildir. Bunun üzerine Bulgarlar kiliseyi, Viyana’da demirden döktürüp, sonra da Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden taşıyarak Haliç’in kıyısına üç ay içinde kurarlar. Kilisenin söz verildiği sürede bittiğini gören Sultan Abdülaziz de verdiği sözü tutmak zorunda kalır. Dilden dile anlatılarak günümüze gelen ve ilgi uyandıran bu rivayetle ilgili yazılı bir belge olmadığı gibi, böyle bir kilisenin üç ay gibi kısa bir sürede inşa edilmesi de mümkün olmadığına göre gerçek hikayeyi anlatalım. Patrikhaneden ayrılma kararı O dönemde İstanbul’daki Ortodoks kiliselerinde Rumca ayin yapılmaktadır. Bu nedenle İstanbullu Bulgarlar kendi dillerinde ayin yapabilmek için Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise kurmak isteseler de Patrikhane Bulgarların bu isteğine karşı çıkar. Ancak dönem Panislavizm dönemidir ve Rusya’yı arkasına alan genç Bulgar devleti, Osmanlı üzerinde bir güç gösterisi yapmayı arzulamaktadır. Bâb-ı Âli’den alınan izin 1849’da Osmanlıdaki Bulgar cemaatinin ileri gelenlerinden ve o dönemde milletvekili olan Stefan Vogoridis, Bâb-ı Âli’den bir kilise yapılması için izin alır. Kilisenin yapımı için de ikisi kagir, biri ahşap üç bina ve geniş bir avlusu olan 25 odalı evini hibe eder. İlk ahşap Bulgar kilisesi Böylece 1850 de Bulgar Eksarhlığı (önderliği) açılır. Eksarhlığın tam karşına da ahşap bir kilise yapılır ve kiliseye bağışçının adına ithafen Sveti (Aziz) Stefan adı verilir. Bulgarlar on yıl sonra artık Fener Rum Patriğini dini önder olarak kabul etmeyeceklerini deklare ederler. Bunun üzerin Fener Rum patriği 1872’de Bulgarları aforoz eder. Bulgarlar da ahşap kilisenin yerine daha büyük ve gösterişli bir kilise yapma iznini Osmanlıdan alırlar. Her şeyi demirden yapılan kilise İzni alan Bulgarlar bu kilisenin inşası için bir proje yarışması açarlar. Yarışmayı Ermeni mimar Hovsep Aznavur, ihaleyi de Avusturyalı Rudolf Waagner Şirketi kazanır. Kilisenin inşası 1,5 yıl sürer. Kilisenin bütün dış cephesi, yan duvarları, pencere kenarları, merdivenleri, kabartmaları, çan kulesi neredeyse hemen her şey demirdendir, bu yüzden kilise Demir Kilise olarak da ünlenir. Patrikhane kiliseyi tanır Kilisenin yeri denize çok yakın olduğu için kilise, aşınmaya karşı beton yerine tamamen demirden yapılır. Önce deneme amaçlı Waagner şirketinin bahçesinde prefabrik olarak kurulur. Sonra parçalar Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden İstanbul’a taşınır. 1898’de de Sveti Stefan Kilisesi açılır. Patrikhane de 1945’te Demir Kilise’yi tanımayı kabul eder. Çanlar Rusya’dan Neo-gotik ve Neo-barok stilde inşa edilen kilisenin sadece mihrap kısmı ağaçtan yapılır ve altın kaplanır. Kilisenin ikonaları için Moskovalı bir fabrikatör ile sözleşme imzalanır ve ressam Lebedev de bu ikonaları resmeder. Kilisenin kulesinde bulunan ve en büyüğü 400 kilo civarında olan altı çan ise Rusya’da dökülür. Denize çakılan kazıklar 500 ton ağırlığında olan kilisenin malzemesi ufak gemilerle İstanbul’a getirilir. Brezilya’da yetişen ve suyun içinde yaşayan ağaçlardan yapılmış 325 kazık Haliç’e çakılır. Komple demirden oluşan parçalar, vidalarla denizin üzerindeki ağaçların üzerine monte edilerek 1898’de kilise ibadete açılır. Restorasyon ve kurtarma çalışmaları Denizin üzerinde olması nedeniyle zaman içinde yapıda korozyon oluşur ve demir erimeye başlar. Haliç’in çevresi düzenlenirken, kilisenin önüne yapılan yol nedeniyle kilisenin üzerine monte edildiği ve su ile yaşayan ağaçlar su alamadığından zeminde çamurlaşma oluşur. Kilise denize doğru kaymaya başlar. Bunun üzerine 2006 yılında kilisenin çevresine 330 beton kazık çakılarak kilisenin denize kayması önlenir. Dünyadaki tek örnek Zamanında tüm dünyada sadece 2 adet olan demir kiliselerden diğeri zamanla yok olunca Balat’taki Sveti Stefan Kilisesi dünyadaki tek demir kilise olarak kalır. Üç kubbeli ve haç şeklinde olan kilise, dış süslemelerinin zenginliği ile de dikkatleri üzerine çeker. Mihrabı Haliç’e dönüktür. Çan kulesi giriş kapısının üzerinde ve 40 metre yüksekliğindedir. 9 yıldır restorasyon nedeniyle kapalı olan Demir Kilise 7. Ocak 2018’de yeniden ibadete ve ziyarete açıldı. Yolunuz Haliç taraflarına düşerse bu ilginç ve güzel kiliseyi görmenizi tavsiye ederiz.

2 yorum

  • Fotoğraf Gruptrekking

    Gruptrekking 31.Oca.2020

    EErol Hocam süper bilgi paylaşımı teşekkürler....

  • Fotoğraf erolgeygel

    erolgeygel 31.Oca.2020

    Ne demek Orhan hocam.

You can or this trail